Siyasi Anlayış etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Siyasi Anlayış etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2013 Çarşamba

Dert


"Dertsiz başıma dert'' aramıyorum.
Sadece,
Orada başım derde girmesin diye,
Burada dertsiz olamıyorum.

14 Kasım 2012 Çarşamba

Dua mı?


''Elimizden dua etmekten başka birşey gelmiyor...'';
Diyenler yüzünden bugün bu haldeyiz...!

Halbuki;
Bunun ötesinde birşey yapabileceklerine inanan insanların
Önüne taş dizmemekle işe başlayabilirler mesela...

2 Kasım 2012 Cuma

İstanbul II

Yağmurlu ve soğuk bir İstanbul akşamı
Ve bereketli bir günü geride bırakmış olmanın tatlı huzuru

Otobüse yetişiyorum
Islanmışım
Üşüyorum

Zihnimin yoğunluğundan - bilmiyorum, belki de hiç beklemediğim bir durum olduğundan- şöförün bana konuştuğunu önce algılayamadım.

- ''...''
- ''Efendim??''
- ( Gözleriyle akbilime işarette bulunarak) ''öğrenci misiniz, öğretmen mi?''
- ''Mezunum, yüksek lisans yapıyorum...''
- ''Hmm.. o halde soracağım şu soruyu daha iyi yanıtlayabilirsiniz...''
- ''Ne gibi...?''
- ''Her üniversite mezunu kültürlü müdür?''
- ''Hayır elbette...''
İlerleyemeyeceğimi anlayıp şöför mahallinde sıkıca tutunmaya karar veriyorum.
- ''Peki, 'kültür' nedir? diye sorsam...''
Nedir kültür? Duraksıyorum. Bir otobüs şöförüne 'kültür'ü nasıl tanımlayabilirim acaba...? Fransızca kökeni olan 'culture'den başlasam.. Ziya Gökalp'in buna verdiği 'hars' karşılığı...? Süratle zihnimden bir çok şey geçiriyor iken şöför devam etti...
- ''Bence siz kültürlüsünüz, ama 'kültür'ü tanımlayamayacaksınız.''
Şaşkınlığım daha da artıyor. Ne diyeceğimi şaşırıyorum.
- ''Mümkün.......''
- ''Kültür, hakikate uygun yaşamaktır. Siz, en büyük hakikat olan Kur'an ayetlerine uygun yaşıyorsunuz, o halde en kültürlü sizsiniz.''
Garip oluyorum. Arkamı dönüp yolculara bir göz atıyorum. Günün yorgunluğu herkesin gözlerinden okunuyor. Boş koltuklardan birinde oturmayı şuan gerçekten çok isterdim...
- ''Bakın ben Felsefe ve aynı zamanda Sosyoloji mezunuyum'' diyor şöför bey...
Hayret ya... Bu otobüs şöförü üniversite mezunu imiş! Yada bir üniversite mezunu otobüs şöförü olmuş...! (Çok karın ağrısı yaratacak bir durum, ama bu ayrı bir tartışma konusudur.)

- ''Bu ülkenin insanı tanım yapamıyor!'' diyerek sözlerine devam ediyor.
Şaşkınlığım bir kat daha artıyor. Ancak en azından diyaloğun zemininin oturmuş olması beni rahatlatıyor. 
Devam ediyor şöför:

- ''İktisatçılara sorarsınız, 'İktisat'ı tanımlayamazlar... Eğitimcilere sorarsınız, 'Eğitim'i tanımlayamazlar.. Çünkü bu kurumlar bize ait kurumlar değil. İsmet İnönü'ye dayanır bu... onun zamanında kurumlarımız dışa bağımlı hale getirildi. Öyle bir haldeyizki, kendimize ait hiçbir şey üretemiyoruz. Kendi felsefemizi zaten yapamıyoruz, ama bakın (trafikteki arabalara işaret ediyor) kendi otomobilimizi dahi üretemiyoruz! (Aklıma ''Gümüş Motor'' geliyor) Bize ait olmayan kurumları çalıştırarak, kazandığımız üç kuruş ise, bunun ancak bir kuruşu bize kalıyor. Gerisi dış devletlere gidiyor. Bu bir kuruş ile ancak karnımız tok, sırtımız pek.. bir köle gibi yani... onun da karnı tok sırtı pek idi, onun da ancak bu kadar özgürlüğü vardı...''

'Allah'ım böyle şeyler hep beni mi bulur' diyorum - içimden sessiz bir gülücük ile... O esnada otobüse kalabalık bir yolcu akımı yaşanıyor. İlerlemem gerekiyor. Ama ilerlemek istemiyorum... kenara çekilerek yolculara yol veriyorum ve tekrar şöföre doğru yöneliyorum:

- ''Çok yerinde tahlillerde bulundunuz. Peki şöyle desem: Bu 'kölelik' sistemini ortadan kaldırmak isteyenlerin önüne set çekmek için yaşanmıştır - mesela- 28 Şubat?''

Tereddüt etmeden cevap veriyor:

- ''Sadece o değil. İlk hareketler Menderes'e aittir, asıldı. Sonra Erbakan koalisyonda sanayi hamlesinde bulundu... uzaklaştırıldı. Sonra Özal geldi, onu da ortadan kaldırdılar. Tekrar Erbakan geldi ve 'Ortak Havuz' ve 'Denk Bütçe'yi getirdi, darbe yaptılar.''
- ''Ve D8...''
- ''D8'de var evet, ama Denk Bütçe D8'den daha önemliydi...''
İnmem gereken durağa geldik. Şöför arka kapıları açmasına rağmen ön kapıyı açmadı. Sözlerini bitirmek için gayret sarf ediyordu:
-''...çünkü Denk Bütçe, İngiltere, Amerika gibi ülkelerin ülkemizdeki hakimiyetlerinin sonu anlamına geliyordu... Buna müsade etmediler''
 dedi ve ön kapıyı da açtı. İlk defa otobüsten inmem gerektiği için üzülmüşümdür.
- ''Teşekkür ederim şöför bey... Hayırlı akşamlar.''
- ''Hayırlı akşamlar efendim.''

İndim. Bütün ihtişamıyla Boğaz köprüsü karşımda... Bir süre bu manzaraya hareketsiz bir biçimde bakakaldım. Ne ile ne zaman karşılaşacağımı bilmediğim bir çok sırrı içinde barındırdığı için seviyorum İSTANBUL'u.
Ve bu anlamıyla İstanbul'un bir ''kültür şehri'' olduğuna bile katılabilirim ben!


Hayırlı geceler İSTANBUL. Daha güzel bir ''yarın''a uyanmak ümidiyle...




14 Mart 2012 Çarşamba

Neticesiz Mücadele

Fert bazında yapılan mücadelelerin şahsî sorumluluk ve safımızı belli etme adına Allah katında karşlıksız kalacağı elbette düşünülemez. Fakat mücadelenin amaca ulaşabilmesi için bir topluluk olarak hareket edilmesi, birliğin ve buna bağlı olarak gücün sağlanması gerekir. Aksi takdirde mücadelemizden asla istediğimiz neticeyi alamayız. Nitekim Allah-u Teala İMAN EDENLERE hitaben ''aralarından iyiliği emredecek ve kötülüğü/ çirkinliği yasaklayacak bir TOPLULUK'' çıkartmalarını ve tefrikaya düşmemelerini emrediyor. Bir ferdin banka kapısına dayanarak, faiz ile muameleyi yasaklaması ne kadar sonuç verirse, ferdî olarak Dünya'da yaşanan zulümlerin son bulmasını istemesi de ancak o kadar sonuç verir... Her iki durumda da İslam'ın sınırlarını kendisine sınır, yükümlülüklerini de kendisine vazife etmiş bir topluluk olarak hareket edilmesi şarttır. Günümüzde bu topluluk şüphesiz siyasî güçtür. Muhterem Erbakan hocamızın sunmuş olduğu Millî Görüş reçetesinin elzemiyetini günden güne daha iyi kavrıyoruz...

Yaşanan olayları takip etmek üzere Suriye'de bulunan ve bir kaç gündür kendilerinden haber alınamayan Türk basın mensuplarımızın en kısa zamanda kurtulmalarını diliyor ve derin üzüntümüzü bu vesileyle belirtmek istiyoruz.

27 Şubat 2011 Pazar

Bu Memleketten Bir Dahi Geçti!



''Hasta yaşlı annesine ekmek götürebilmek için ekmek dağıtan arabanın arkasından çıplak ayakla buz üzerinde dakikalarca koşan dört yaşında ki çocuğun'' da
BAŞI SAĞ OLSUN...!

18 Temmuz 2010 Pazar

Kalk Ve Yorul



''Dünya; kötülük yapanlar yüzünden değil,

seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden

tehlikeli bir yerdir.''


(Albert Einstein)




Timsah gözyaşları deriz ya... bıktım o gözyaşlarını görmekten. ''Yüreği sızlayanlar''dan kaynıyor zaten ortalık, bize icraat insanı lazım...

''Mavi Marmara'' olayı ne kadar çabuk unutuldu mesela... Yeterince enine boyuna tartışılmadı mı diyecek bazıları belki. 'Gemide kadın olmalı mıydı, olmamalı mıydı?', 'İsrail'den izin istenilmemeli miydi?', 'Yeni bir gemi kalkacak mı? Ne zaman ve kimler olacak?'... Bunların hiç birisini kastetmiyorum ben. Sonuçta ne oldu? İsrail'e bir yaptırım uygulandı mı? Yaptıklarından pişman oldular mı, özür beyanında bulundular mı? Peki Levent ve Taksim meydanını dolduran binlerce insan şimdi hangi cereyana kapılmış gitmekteler? Oralara dökülmüş ve o meydanlarda nöbet tutmuş olmanın rahatlığıyla şimdi gündelik hayatlarına devam ediyorlar sanırım... Görevimizi yerine getirdik nasıl olsa, değil mi?

Filistinliler özgürlüklerine kavuştular, sürüldükleri topraklara geri döndüler, ambargo sona erdi ve artık müslümanlar bu dünyada kan ağlamıyor..... da, benim mi haberim yok???

Lut kavmini hatırlayalım... Helak edilen o kavmin büyük oranı o lanetlenmiş günahı işlememekteydi, fakat onlarla beraber yerle bir edildiler. Neden? - Çünkü onları uyarmıyor ve onların işledikleri suça karşı sessiz kalmışlardı.
Filistinli bir çocuğu tankla ezmiyoruz diye, ezenden daha masum değiliz - şayet buna sessiz kalıyorsak!

Çok muhterem hocam ''Hak davaya hizmet etmemekle, batıl bir davaya hizmet etmek arasında fark yoktur'' demiştir, bunun bilincinde olalım!


Hadi... şimdi laf değil, icraat zamanı! O halde yeniden 'kalk ve yorul'...

8 Ağustos 2008 Cuma

1 Temmuz 2008 Salı

Madem yok sayıyorlar, yok olalım..!


Gazete`de bir köşe yazarının işaret etmesiyle dikkatimi çekti ve okudum Nihat Nasır`ın "Buyrun memleket sizin olsun!" yazısını. Gerçekten de harika...

"Madem bizi yok sayıyorlar, öyleyse bir günlüğüne de olsa gerçekten yok olalım" diyor. Ağırlığımız sadece nüfuza sınırlı! Oysa bu gidişata DUR demeli; diyemiyorsak yok saydıkları bu milltimize yokluğumuzla ne kadar muhtaç olduklarını gösterelim!

99% müslüman olan bir ülke de, 1% olanların hazmedemediği için müslümanlar sindiriliyor. O halde o 1% olanlar kalkındırsın bakalım ülkeyi...

Yazısından bir özet...


Gelin, mızıkçılık edip ‘biz bu oyunu oynamıyoruz’ diyelim.
Gelin, ‘kim hangi rolü üstleniyorsa üstlensin ama biz figüran değil, esas oğlanız’ diyelim.
Gelin, bizleri hiçbir şeyden anlamaz sanan statükoyu fena halde yanıltıp onları sobeleyelim…
Gelin, ‘güzel ve yalnız’ ülkemizin huzurunu sabote edenleri çırak çıkaralım…
Gelin, ‘Damoklesin Kılıcını’ bir güzel paketleyip geldiği adrese geri gönderelim…
Gelin, bir daha hiç vermemek için bir günlüğüne; ‘buyurun memleket sizin olsun’ diyelim…
Bir günlüğüne…
Şimdiye kadar denenmemiş bir eylem…
Bağırmak çağırmak yok!
Kırmak dökmek, hiç yok…
Üstelik bu özelliğinden ötürü, karanlık odakların tertipleyeceği provokasyonlarla manipüle edilme riski sıfır…
Yani dibine kadar ‘barışçı’ bir eylem!...
Buna bir tür, ‘sessiz çığlık’ da diyebiliriz.

Ensesinde inşa edilen boza fabrikasına; ‘yetti artık!’ diye itiraz eden herkesi, bu eylemin oluşumuna katkı vermeye davet ediyorum.
Yarın, güzel bir gün olabilir…


Belki de böyle bir "gövde gösterisine" ihtiyacımız var, ne dersiniz?

22 Ocak 2008 Salı

Medyanın Terör Dini

Televizyon kanallarını karıştırırken, bir yerde durakladım. Konu Islam idi, dikkatimi çekti. Kendini müslüman olarak tanımlayan, ama hakikatte Islam diniyle hiç bir bağlantısı olmadığını itiraf eden bir bayan konu edilmişti. Örtüye karşı olduğunu belirtirken, envai çeşit islami görüşlere sahip olan insanlarla görüşüyor. Ama heyhat… Islamda tesettürü savunan bayanlar objektiflere pek cahil kimseler olarak yansıtılırken, „giyim kuşam bir kültür meselesidir, Islamda kadın örtünmek zorunda değildir, müslüman olabilmek için kendini müslüman olarak tanımlaması yeterlidir“ diyenler pek sempatik ve samimiydiler…! Bir sahne vardı – gözümün önünden gitmiyor – belgeselin konusu olan bayan, örtüye bürünmeyi denemek (!) istediğinde, dönüp aynaya dahi cesaret edemeyip bakamazken… o an geliyor… dönüp aynaya bakıyor… ve çok korkunç ve çirkin bir bayan görüyor karşısında… yüz ifadesi kayıtlara geçmeye değerdi! Zaten gerisini tahmin edersiniz. Kameralara bunların haricinde intihar saldırıları gerçekleştiren, kafirlere savaş ilan eden, hutbelerde harbın ilan edildiği bir din yansıyor.
Artık alışa geldiğimiz bu görüntüleri yazıya dökmeye niçin bir gereksinim hissettiğimi sorarsanız, söyliyeyim: Bundan daha 2-3 gün önce televizyonda başka bir belgesel vardı. Yahudilerin tarihini gözler önüne getiren 20 dakikalık bir çalışma. Dünyada çıkardıkları bozgunlukları ve fitneleri konu edinmemişlerdi elbet! Konusu, asırlarca dinlerini hürriyet içinde yaşayamamış memleketsiz bir halk, bulundukları yerlerden sürekli kovulan bir milletin acı dramı. Doğrudur… fakat hiç bir yerinde niçin kovuldukları anlatılmıyordu. O durumdayken onları himaye altına alan Osmanlı Devletinin „O“su bile geçmiyordu. Bunlar bir yana... Aynı medya bu milleti hep acınacak tarafından sunarken, Islam dini neden karalanıyor?
Bir kaç gün sonra vizyona Adolf Hitlerin çocukluğu girecek. O katliamı gerçekleştiren bu canavarın çocukluğunda aranacak antisemitizm. Sonra başka bir belgeselde Hitler'in nasıl başa geçtiğini anlatacaklar, bir başkasında çöküşünü, diger bir belgeselinde günümüzdeki antisemitizm konu edilir… ve bunlar tekrar tekrar ekranlara gelecek. Neden? Olur ya Alman milleti unutur, 70 yıl evvel olan olayları. Unutmamalarını garantiye almak için ekranlardan hiç eksilmeyen bu görüntülerin yanı sıra, ilkokulda başlayıpta bundan sonra ki okul hayatının hemen hemen her senesinde yeniden ders konusu olacak Hitler dönemi. Unutmayın sakın!
Şimdi biri yanlışlıkla Yahudi aleyhtarlığı bir şey demeye cesaret etsin bakalım...
Peki şöyle bir soru sorayım. Madem Almanlar geçmişlerinde yapılan bu hatadan dolayı, yurt dışında Alman olduklarını söylemekten dahi utanç duyuyorlar, o halde şimdi de tarihin başka bir din mensupları üzerinde aynen tekerrür etmemesi için azami gayret göstermeleri akıllıca olmaz mıydı? Tıpkı Hitler öncesinde cereyan eden olaylar gibi, şimdi de Islam düşmanlığı almış başını gidiyor.
Ama bu din Allah`ın (c.c.) koruması altında ki, ne kadarda uğraşsalar, binlerce Avrupalı'nın Islam'a akın akın girmesine engel olamıyorlar.
Varsınlar terör dini demeye devam etsinler…!

16 Kasım 2007 Cuma

Sayın Sarkozy “Qu`est- ce que vous dites?”

Sayın Sarkozy, ne diyorsunuz siz..?



Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy Almanya- Berlin`de ziyaret ettiği bir okulda yaptığı konuşmasında şunları söylüyor:

“Açılıma `Evet` diyoruz, ancak gelinen ülkeye de saygılı olunmalı. […] Bizde yabancılar herkesle eşit haklara sahiptir, ancak bununla birlikte ülke için sorumlulukları da azalmaz”

Sayın Sarkozy, acaba ülkenizde ki yabancılar da sizinle hemfikir midir bu konuda..?

Devamında…

“Kadın- erkek esitliginden taviz veremeyiz. Müslüman kadınların da topluma uyum sağlamalarını istiyoruz. Sadece evde oturmalalılar ve dil öğrenmeliler” dedi.

Işte şimdi burda duralım… Hmm, demekki müslüman bayanların eğitimine bu kadar değer veriyorsunuz… Onların da okumasını istiyorsunuz, öylemi?
Peki soruyorum size… Islamın simgesidir diye nitelendirdiğiniz başörtüsünü okullarda nasıl yasaklarsınız?? Bu mu yabancılara tanıdğınız eşitlik hakları? Kadın haklarını bu şekilde mi koruyorsunuz..? Bir yandan müslüman bayanlar okusun diye propaganda yaparken, öte yandan onların eğitime önünü kesmek biraz çelişkili değil mi?

Allah (c.c.) akıl fikir versin….