Daktilomun Sesinden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Daktilomun Sesinden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mart 2013 Cuma

İlmin Faydası

"Faydasız ilimden Sana sığınırım'' hadisindeki faydayı, teknolojik ilerleme veya akademik ünvan olarak anladığımız günden beri yürüyoruz, yürüyoruz ancak yol alamıyoruz.



10 Ocak 2013 Perşembe

Uzak



Teknoloji uzakları yakın kılıyormuş.
Uzaklığı meşrûlaştıran da o değil mi ki zaten?


2 Kasım 2012 Cuma

İstanbul II

Yağmurlu ve soğuk bir İstanbul akşamı
Ve bereketli bir günü geride bırakmış olmanın tatlı huzuru

Otobüse yetişiyorum
Islanmışım
Üşüyorum

Zihnimin yoğunluğundan - bilmiyorum, belki de hiç beklemediğim bir durum olduğundan- şöförün bana konuştuğunu önce algılayamadım.

- ''...''
- ''Efendim??''
- ( Gözleriyle akbilime işarette bulunarak) ''öğrenci misiniz, öğretmen mi?''
- ''Mezunum, yüksek lisans yapıyorum...''
- ''Hmm.. o halde soracağım şu soruyu daha iyi yanıtlayabilirsiniz...''
- ''Ne gibi...?''
- ''Her üniversite mezunu kültürlü müdür?''
- ''Hayır elbette...''
İlerleyemeyeceğimi anlayıp şöför mahallinde sıkıca tutunmaya karar veriyorum.
- ''Peki, 'kültür' nedir? diye sorsam...''
Nedir kültür? Duraksıyorum. Bir otobüs şöförüne 'kültür'ü nasıl tanımlayabilirim acaba...? Fransızca kökeni olan 'culture'den başlasam.. Ziya Gökalp'in buna verdiği 'hars' karşılığı...? Süratle zihnimden bir çok şey geçiriyor iken şöför devam etti...
- ''Bence siz kültürlüsünüz, ama 'kültür'ü tanımlayamayacaksınız.''
Şaşkınlığım daha da artıyor. Ne diyeceğimi şaşırıyorum.
- ''Mümkün.......''
- ''Kültür, hakikate uygun yaşamaktır. Siz, en büyük hakikat olan Kur'an ayetlerine uygun yaşıyorsunuz, o halde en kültürlü sizsiniz.''
Garip oluyorum. Arkamı dönüp yolculara bir göz atıyorum. Günün yorgunluğu herkesin gözlerinden okunuyor. Boş koltuklardan birinde oturmayı şuan gerçekten çok isterdim...
- ''Bakın ben Felsefe ve aynı zamanda Sosyoloji mezunuyum'' diyor şöför bey...
Hayret ya... Bu otobüs şöförü üniversite mezunu imiş! Yada bir üniversite mezunu otobüs şöförü olmuş...! (Çok karın ağrısı yaratacak bir durum, ama bu ayrı bir tartışma konusudur.)

- ''Bu ülkenin insanı tanım yapamıyor!'' diyerek sözlerine devam ediyor.
Şaşkınlığım bir kat daha artıyor. Ancak en azından diyaloğun zemininin oturmuş olması beni rahatlatıyor. 
Devam ediyor şöför:

- ''İktisatçılara sorarsınız, 'İktisat'ı tanımlayamazlar... Eğitimcilere sorarsınız, 'Eğitim'i tanımlayamazlar.. Çünkü bu kurumlar bize ait kurumlar değil. İsmet İnönü'ye dayanır bu... onun zamanında kurumlarımız dışa bağımlı hale getirildi. Öyle bir haldeyizki, kendimize ait hiçbir şey üretemiyoruz. Kendi felsefemizi zaten yapamıyoruz, ama bakın (trafikteki arabalara işaret ediyor) kendi otomobilimizi dahi üretemiyoruz! (Aklıma ''Gümüş Motor'' geliyor) Bize ait olmayan kurumları çalıştırarak, kazandığımız üç kuruş ise, bunun ancak bir kuruşu bize kalıyor. Gerisi dış devletlere gidiyor. Bu bir kuruş ile ancak karnımız tok, sırtımız pek.. bir köle gibi yani... onun da karnı tok sırtı pek idi, onun da ancak bu kadar özgürlüğü vardı...''

'Allah'ım böyle şeyler hep beni mi bulur' diyorum - içimden sessiz bir gülücük ile... O esnada otobüse kalabalık bir yolcu akımı yaşanıyor. İlerlemem gerekiyor. Ama ilerlemek istemiyorum... kenara çekilerek yolculara yol veriyorum ve tekrar şöföre doğru yöneliyorum:

- ''Çok yerinde tahlillerde bulundunuz. Peki şöyle desem: Bu 'kölelik' sistemini ortadan kaldırmak isteyenlerin önüne set çekmek için yaşanmıştır - mesela- 28 Şubat?''

Tereddüt etmeden cevap veriyor:

- ''Sadece o değil. İlk hareketler Menderes'e aittir, asıldı. Sonra Erbakan koalisyonda sanayi hamlesinde bulundu... uzaklaştırıldı. Sonra Özal geldi, onu da ortadan kaldırdılar. Tekrar Erbakan geldi ve 'Ortak Havuz' ve 'Denk Bütçe'yi getirdi, darbe yaptılar.''
- ''Ve D8...''
- ''D8'de var evet, ama Denk Bütçe D8'den daha önemliydi...''
İnmem gereken durağa geldik. Şöför arka kapıları açmasına rağmen ön kapıyı açmadı. Sözlerini bitirmek için gayret sarf ediyordu:
-''...çünkü Denk Bütçe, İngiltere, Amerika gibi ülkelerin ülkemizdeki hakimiyetlerinin sonu anlamına geliyordu... Buna müsade etmediler''
 dedi ve ön kapıyı da açtı. İlk defa otobüsten inmem gerektiği için üzülmüşümdür.
- ''Teşekkür ederim şöför bey... Hayırlı akşamlar.''
- ''Hayırlı akşamlar efendim.''

İndim. Bütün ihtişamıyla Boğaz köprüsü karşımda... Bir süre bu manzaraya hareketsiz bir biçimde bakakaldım. Ne ile ne zaman karşılaşacağımı bilmediğim bir çok sırrı içinde barındırdığı için seviyorum İSTANBUL'u.
Ve bu anlamıyla İstanbul'un bir ''kültür şehri'' olduğuna bile katılabilirim ben!


Hayırlı geceler İSTANBUL. Daha güzel bir ''yarın''a uyanmak ümidiyle...




25 Haziran 2012 Pazartesi

Une Revue

Diploma töreninin ardından artık üniversite hayatımın lisans dönemi geride kalıp yüksek lisansa doğru adımlarken...''revue'' misali yıllar geçti gözümün önünden...

Ailem hep eczacılık okumamı istemiştir, halamın izinden gidecektim. Benim ilgim ise herzaman ''beşerî ilimler'' diye tercüme edilen -ki ben tam anlamıyla karşılamadığını düşünüyorum- ''Geisteswissenschaften'' alanlarında odaklanıyordu. Sosyoloji, dilbilimi (linguistics) ve özellikle psikolojiden bahsederdim ama ''elle tutulur gözle görülür'' bölümler olmamaları (!) sebebiyle bu alanı aileme hiç sevdiremedim. Sonra ani bir kararla İstanbul'a gidip İlahiyat okumak istediğimi söyleyince hepten büyük bir şok yaşadılar. Ailemizde İlahiyat okuyan ilk kişi ben olacaktım, elbette ailem açısından bunun yanında getirdiği bilinmezlikleri ve belirsizlikleri aşmak çok kolay olmayacaktı.
Ve neticede İstanbul yolunu tuttuk. İlk defa tek yönlü bilet aldım Türkiye'ye ve kayıt işlerinin ardından valizlerimi kalacağım yurdun odasına bıraktıktan sonra bana son kez sıkıca sarılan babam da gidince ilk defa Türkiye topraklarında tek başıma kaldım... Yeri geldiğinde ''vatanım'' dediğimiz ülkenin ne kadar yabancısı olduğumu her sokağa çıkışımda iliklerime kadar hissedişim büyük bir tedirginlik yaratırdı, evet.. ancak bundan daha büyük bir endişem vardı: tutunamamak.
Berlin'in en iyi liselerinin birinden başarılı bir öğrenci olarak mezun olmamın orada bir anlamı olacaktı, ama İlahiyat'ta İmam- Hatipliler arasında daha farklı standartlar sözkonusu olmalıydı... Nitekim İmam- Hatip mezunu eniştem ''İmam Hatip mezunları şakır şakır Arapça konuşur'' demişti. Ancak o mezun olalı yirmi yıl olmuştu.. yirmi yılda nelerin ne kadar köklü bir şekilde değişebileceğini o vakit bilemiyordum... Zihnimde bir İlahiyat portresi vardı.. ''Beklediğimi bulamadım'' şeklinde başlayan klasik cümleler kurmayacağım. Ancak hakikaten, neresinden tutsanız elinizde kalacak gibi geldi bana herşey... Bu bende büyük bir hayal kırıklığı ve isteksizliğe sebep olabilirdi. Ancak değişenin sadece İlahiyat fakülteleri olmadığını, toplum olarak bir değişim sözkonusu olduğunu gözlemleyince, sıkıntının çok farklı yerlerde yattığını anladım. Farkında olmadan öz değerlerimizden çok uzaklaşmışız, bize ait olmayan şeylere canla başla sarılmışız. Ve artık bütün okumalarım bir istikamet gösteriyordu: Bir toplum inşaası. Bir yıldan sonra 'tutunamama' ve 'alışamama' endişelerim de tamamen yok olunca büyük bir sorumluluğun yükünü hissetmeye başladım omuzlarımda. Madem bu yolu seçmiştik, madem bu yola talip olmuştuk ve sıkıntıların farkındaydık, o halde sözü edilen 'toplum inşaasının', yani ihya olmanın, yeniden öz değerlerimize dönüşün bir parçası olmak gerekirdi. Bu heyecan üniversite yıllarımın temelini oluşturdu. Ve şimdi yüksek lisansa da aynı heyecanla devam edeceğim inşallah!

*   *   *

 Sesiniz O Kadar Gür Çıkmış ki,
Arzın Sakinlerinden Duymayan Kalmamıştır;
Haklıydınız,
Hayrın Ve Şerrin Takipçilerine
Bir Nida Sunmalıydınız.


*   *   * 

Mezuniyet törenimiz büyük bir kültür merkezinde gerçekleşti. Katılıp katılmama konusunda kararsızdım, ama sanırım bu mutluluğu arkadaşlarımla birlikte paylaşma arzusu ağır bastı. Kültür merkezinin en arkasında ayakta duruyorum ve programı izliyorum. Yanımda biricik hayat arkadaşım... Büyük bir mutluluk içindeydim. Bir ara ''yazık'' diyerek mırıldandı. Döndüm baktım. Ne kastettiğini anlayamadığımı bakışlarımdan anlayınca eğildi ve ''eğer din hizmetlerinde bulunacak olan İlahiyatcılar bunlarsa, bu toplum en az 10 yıl daha kaybetti demektir'' dedi bir çırpıda... Dondum. Sustum. Ne diyebilirdim ki? İlahiyatcı olmadığı gibi liseyi de İmam- Hatip'te okumamıştı, bu camianın yabancısıydı. O - kendi tabiriyle - ''hesap- kitap'' işleriyle uğraşırken, ülkenin dini tedrisatı emin ellerde olsun istiyordu. İlahiyata ilk geldiğim zamanlardaki hissiyatımın aynısıydı söyledikleri... Acaba ben de mi değişmiştim ki, onun baktığı gibi bakamamıştım? Üşür gibi oldum.Ve kültür merkezinin tamamını görmek mümkün olduğu o en arka taraftan salona göz gezdirince bir anda bir yönüyle olayın tam ortasındayken, diğer yönüyle herşeye çok uzak hissettim kendimi... Ne kadar haklıydı... Fikrî tahlilde herşey bambaşka görünmeye başladı. Okul hayatımız boyunca tesettürlü gördüğümüz bir çok arkadaşımız, bugün çok farklı bir şekilde çıkmışlardı karşımıza. Üstelik bu kızların bir çoğunun babası da din görevlisi. Kendi ailelerini geçtim, o kadar kimsenin ailesi ve hocaların huzurunda, din hizmetlerinde artık ''yetkili'' (!) olduğunu kanıtlayan diplomayı bu vaziyette mi alacaktılar...? İşgal altındaki zihin dünyalarımız pardesü ile iki metre topuklu ayakkabının, eşarpla kırmızı rujun kombine edilemeyeceğini anlayamaz hale gelmiş. Ya da İlahiyatcı kimliğin, bize bilginin ötesinde bir şeyler kazandırmak zorunda olduğu unutulmuş. Programın başında alt dönemlerden bir arkadaş beni görünce boynuma sarılmış ve ''hepiniz çok güzel olmuşsunuz, herkes rengarenk ne kadar güzel açılmış'' demişti. ''Güzel mi olmuş yani?'' diye beklemediği bir yanıt alınca, ''aman ne olacak, en mutlu gününüz, olur bu kadar'' demişti.... Bunu söyleyen de 2. sınıf İlahiyat öğrencisi. Belki derslerin birinde ''HAK, her yerde, her zaman, her şartta doğru olandır'' şeklinde bir cümle geçmeliydi... Çok kıymetli hocalarımdan birinin ''kış mevsiminde herkes tesettürlü, ben sizi yazın kavurucu sıcağı altında da böyle görmek istiyorum'' deyişi kulaklarımda yankılandı. Yine ''toplum inşaası'' damarım kabardı.

Belki de önemli ve ayırt edici olan bu gündü...!

 

7 Haziran 2012 Perşembe

Yeni Başlıyor



Hayatta neyin, ne zaman biteceği, kendi kararları dahilinde olduğuna inanan insanlar, bitirmek istemedikleri şeyler için, herkes 'bitti' dese bile, 'hayır, bilakis yeni başlıyor' diyebilenlerdir. Tek istisnası aldığımız nefestir...

''Herşey asıl şimdi başlıyor!''



4 Ocak 2012 Çarşamba

IV


Yüreğimin ikamet ettiği yerdeyim şimdi.

3 Kasım 2011 Perşembe

Hatırladım


Gece akla aniden bir şükür sebebi düşmesiyle kalkıp hiç üşenmeden çocuksu bir sevinçle secdeye kapanmak. Rahman'a karşı biraz nazlanmak belki...
''Sen kıyamazsın ki kuluna...''
Çoğu zaman ufacık bir işarettir o. Ne kadar kolaymış huzuru yakalayabilmek. Onu kaybetmek de bir o kadar kolay. Herşey zihinde bitermiş, Rahman'ın kurduğu ''iletişimin'' nasıl yorumlandığına göre değişirmiş aslında.
''Unutmuşum, hatırladım, affet Allah'ım...''

28 Ekim 2011 Cuma

İç Acısı


Çocuk Olsam Yeniden...
Bir tek Düştüğüm İçin Acısa İçim...


Çocukluk zamanlarımdaki gibi dizim kanadığı için içim yansa, kanayan yarama annem melhem sürerken... ''Dur anne! Canım acıyor...'' desem ve annem ''canın biraz yanacak ki iyileşsin...'' diyerek beni teskin etse...
O kadar güvenirdimki annemin bu sözüne... sürdüğü melhem yaramı sızlatırdı ama bu sızının yaramı mutlaka iyileştireceğine inanırdım... ve acım ne kadar da büyük olsa dişimi sıkardım. Bir kaç gün sonra üzerinde oluşan kabuğu soymamak ise en büyük sabır imtihanımdı...

Şimdi içim öyle acıyorki... ''İÇİM acıyor'' derken, gerçekten ''içim ACIYOR''... bu sıcak yaraya soğuk melhem sürülmesine de benzemiyor... acıyor, sızlıyor ama iyileşmiyor... O günlerde annemin beni rahatlatmak için söylediği sözün bir 'evrensel doğru' olmasını şimdi ne kadar arzuladığımı ifade etmekten bile acizim.
...

Ve yeniden iman gücümün serinliğine davet ediyorum kendimi.


[Yokluğu dayanılmaz olan ve  çok genç yaşta kaybettiğimiz amcama ithafen... ]

16 Ekim 2011 Pazar

Realitede Gelenek Var

Realiteden uzaklaşmış kabullerin, varlık gerçekliğine ne kadar yabancı kaldığını daha iyi anlamak geliyor bugün içimden. Hep direnmişimdir gerçek değerlerimize uzak olan bu anlayışlara karşı. İşte bugün isyan bayrağımı çekiyorum.
Klasik kelam tartışmaları, fıkhi ihtilaflar ve mezhep çekişmeleri çok anlamsız kalıyor ve bir tek gerçek çıkıyor insanın karşısına: ÖLÜM.
Onun cevabını ''fihi kavlan'' izahlarının hiç biri veremiyor. ''Karı-koca'' imanına dönüyorsun ve en temelden başlıyorsun sorularına... ''Dualarımı duyuyor mudur?'', ''Cuma akşamları okuduğum Kur'an'dan bizzat haberdar ediliyor mudur? Onu rahatlatıyor mudur?'', ''Hüznümü bilir mi, özlemlerimi hisseder mi?'', ''Dua insanın ömrünü uzatır mıydıki?''... Demekki cana dokunduğu an ''modern'' din kalmıyor, her müslüman ''geleneksel'' oluyor.


<< Nasihat olarak ölüm yeter. >>

16 Ağustos 2011 Salı

Üç'ten Kaldı İki



Hayat bir sebepler zinciridir. Yaşananların mutlaka bir geçmişi vardır. Determinizmden söz etmiyorum. Kuru bir sebep-sonuç ilişkisinden ibaret görmüyorum hayatı. Ama bugün yaşadıklarımız, bir yönüyle ya geçmişte yaşananların yankısı yada gelecekte yaşanacak olanların temelini oluşturuyor. Farkında olmadan bugünden geleceğimizi inşa ediyoruz. Taşları üst üste dizeriz, doğru yapıp-yapmadığımızı o an anlayamayız, ama bir iki adım geri çekilip bina ettiklerimize uzak mesafeden baktığımızda eğrilikleri ve doğrulukları daha net görürürüz. ''Bu taşı da buraya niye koymuşlar, hiç olmadı'' deriz bazen. Halbuki uzaktan bakınca, bütünlük içerisinde ahengi sağladığını görürüz. Kader çizgimiz bu işte...

Bugün iftarda birbirlerine yabancı olan misafirlerimiz vardı. Fakat aralarından bir teyze ve genç bir ablamız bundan iki yıl önce bir uçak yolculuğunda beraber bulunmuşlar, yan yana oturmuş ve yolculuk boyunca muhabbet etmişler. Yemekte karşılaşınca hatırladılar; şaşkınlık içinde hemen o günün hatırası dizildi henüz içilmemiş sıcak çorba tabaklarının arasına: Uçakta sohbetleri koyulaşmış, teyzemiz kızı çok sevmiş ve sanırım biraz fazlaca soru sormuş. Hatta ayrılmak üzereyken telefon numarasını bile istemiş. Hal böyle olunca, hala bekar olan bu ablamız, teyzenin kendisine dünürlük yapacağından korkmuş, başına iş açmamak için nişanlanmak üzere olduğu yalancığını ortaya atmış... Velhasıl, iftar sofrasında teyzenin ''nişanlanacaktın, evlendin mi kızım?'' sorusu bu ablamızın başından aşağı kaynar su gibi döküldü ve büyük bir mahcubiyet içinde - tekrar tekrar özür dileyerek - niçin öyle söylediğini itiraf etmek zorunda kaldı.
Bu olaya çok güldük tabi. ''Teyze, seninle tekrar karşılaşacağımız, hatta aynı sofrada beraber yemek yiyeceğimiz hiç aklıma gelmezdi'' dedi... Bir Alman atasözü vardır: ''Kişiler hayatlarında iki kez karşılaşırlar!'' Bunu 7.sınıfta matematik öğretmenim çok tekrarlardı. Asık suratlı bir kadın olduğu için, söylediklerine pek kulak asmazdım... ama çok doğru bir sözmüş.

Rastlantısal hiç bir şey yoktur. Hayatta kimlerle karşılaşacağımızı seçemiyoruz. Bu karşılaşmaların hayatımıza az veya çok etkisi olur. Bunu da belirleyemiyoruz. Yönlendiririz, yönlendiriliriz. Hepsiyle şu veya bu şekilde yaşanmışlıklarımız olur. Bu yaşanmışlıklarımız tecrübelerimizi oluşturur ve daha sonraki karşılaşmalarda oluşacak yaşantılarımızı belirler.
Aynı insanla tekrar karşılaştığımızda veya öldüğümüzde, hayat çizgimizin o kimselerle paylaşılmış kareleri anımsanır ve konuşulur. Şu kısacık dünya hayatına kaç kare sığdırabildiysen... anımsanmaya değer kaç kare... Ömrün, konuşulduğundan da kısa olduğunu iyice idrak ettiğim şu günlerde, her ikinci karşılaşmayı karşılaşmaya değer kılmanın, ikincisi olmayacaksa ''ikinci bir fırsatım olsaydı, daha güzel ayrılsaydık'' pişmanlığını yaşamadan ayrılmış olmanın kaçınılmaz olduğunu görüyorum.
Büyüklerden birisi demişti ki ''Dünyaya 'üç günlük' diyoruz. Dünya üç günlüktür. Her insanın üç günü vardır ki, o günlerde herkes onun yüzünü görmek ister: Doğduğu gün, evlendiği gün ve öldüğü gün...'' İşte insanın dünyalık şöhreti... Ne kadar kısa ve boş bir hayat, amacına uygun yaşanmadıkca... Gidenlerin arkasından niye üzülüyoruz ki? Sen burada baki misin ki, o da seninle beraber baki kalsın..? Hayat çizgisinde biz de hayli yol katetmişiz. Bak, üç günlük ömründen en fazla iki günün kalmış...

23 Şubat 2011 Çarşamba

Gitmek Kolay




Gitmek daha kolay imiş
Gidenin arkasından geri kalmaktan,
Onun izlerinin hikayesini anımsamaktan,
Beraber edindiğiniz alışkanlıklardan
Artık haz alamamaktan...

Gitmek çok daha kolay imiş
Onsuz sokaklarda savrulmaktan,
Şahsında mündemiç mekanlardan
Yüreğin acısını bastırmak için sakınmaktan!
Bekler! endişesiyle hızlandırılmış adımları yavaşlatmaktan
Artık beklenilmediğini hatırlamaktan...

Gecenin ilerleyen saatlerinin anlamı kalmıyor
Öyle de geçiyor, böyle de geçiyor...
Niye ağlıyorsun ki? Silenin mi olacak akıttığın yaşları
Öyle de akıyor, böyle de akıyor...

Şimdi içimin en canlı noktasında
Bir Etna Dağı durur nöbette...
Dokunma! Alev alev yanıyor
Ve lavlar tüm benliğimi sarıyor...

Ey ''vakit'' denilen hain!
En durulası anlarda koşuyorsun!
Git madem, önemi kalmadı
İlerle kestirdiğin merciye doğru!





Sevgili Anneciğime ithafen...
Seni şimdiden çok özledim!
Her ''gel-git''lerimde sana çektirdiğim acıları şimdi daha iyi anladım...

Fakat;

''Gitme''ler ne kadar acı ise,
''Gelme''ler de bir o kadar mutluluk verici...

O halde,


GELEBİLMEK için yine GİTMEK lazım...!

18 Temmuz 2010 Pazar

Kalk Ve Yorul



''Dünya; kötülük yapanlar yüzünden değil,

seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden

tehlikeli bir yerdir.''


(Albert Einstein)




Timsah gözyaşları deriz ya... bıktım o gözyaşlarını görmekten. ''Yüreği sızlayanlar''dan kaynıyor zaten ortalık, bize icraat insanı lazım...

''Mavi Marmara'' olayı ne kadar çabuk unutuldu mesela... Yeterince enine boyuna tartışılmadı mı diyecek bazıları belki. 'Gemide kadın olmalı mıydı, olmamalı mıydı?', 'İsrail'den izin istenilmemeli miydi?', 'Yeni bir gemi kalkacak mı? Ne zaman ve kimler olacak?'... Bunların hiç birisini kastetmiyorum ben. Sonuçta ne oldu? İsrail'e bir yaptırım uygulandı mı? Yaptıklarından pişman oldular mı, özür beyanında bulundular mı? Peki Levent ve Taksim meydanını dolduran binlerce insan şimdi hangi cereyana kapılmış gitmekteler? Oralara dökülmüş ve o meydanlarda nöbet tutmuş olmanın rahatlığıyla şimdi gündelik hayatlarına devam ediyorlar sanırım... Görevimizi yerine getirdik nasıl olsa, değil mi?

Filistinliler özgürlüklerine kavuştular, sürüldükleri topraklara geri döndüler, ambargo sona erdi ve artık müslümanlar bu dünyada kan ağlamıyor..... da, benim mi haberim yok???

Lut kavmini hatırlayalım... Helak edilen o kavmin büyük oranı o lanetlenmiş günahı işlememekteydi, fakat onlarla beraber yerle bir edildiler. Neden? - Çünkü onları uyarmıyor ve onların işledikleri suça karşı sessiz kalmışlardı.
Filistinli bir çocuğu tankla ezmiyoruz diye, ezenden daha masum değiliz - şayet buna sessiz kalıyorsak!

Çok muhterem hocam ''Hak davaya hizmet etmemekle, batıl bir davaya hizmet etmek arasında fark yoktur'' demiştir, bunun bilincinde olalım!


Hadi... şimdi laf değil, icraat zamanı! O halde yeniden 'kalk ve yorul'...

18 Haziran 2010 Cuma

Tablo



Yağlı boya tablosunda son renkli hareketler

Tamamlanacak... ve sahibine teslim edilecek eser


''Bu resmi yeniden yapabilsem aynı renkleri kullanır mıydım?''


Bu soru aklımdan ilk defa geçmiyor

Yine varsayımlar ve tahayyüller

İtiraf ediyorum, ilk defa yanıtsız kalmıyor...


Hayal etmekle fırça yerinden oynamıyor

Ve kafada ki tasarıyla orataya çıkan eser

Hiç bir zaman birbirine tam mutabık olmuyor!


Renk renk çiçekler doldurmuş vadisini eserin

Hoş... böyle istediler

Halbuki ben en çok bembeyaz papatyaları severim...

12 Mart 2010 Cuma

Öylesine II



Uyanırsın
Dün geceki fırtınadan eser sokaklardaki ıslaklığı görürsün
Ve birde
Kalbindeki derin el izi...

25 Ocak 2010 Pazartesi

İstanbul'a kar yağıyor!


İşte lapa lapa yağıyor.
Ne olursa olsun!
Soğuğu değil, bembeyaz örtüsüyle kaplarken şehri, o sıcaklığı hissediyorum... Evde yanlızlığımı bile unutturuyor.
Ve kar yağarken gezmenin keyfi..
Çokca yürülmüş yolları değil de, kimsenin basarak güzelliğini bozmadığı yerlerden geçiyorum. Dizlerime kadar kara batsam da... varsın batsın! Bu keyfi hiç bir şeye değişmem! Hiç geçilmemiş yollardan geçmek bazen en güzelidir... zorda olsa! Geriye baktığında sadece kendi ayak izlerini görürsün, başkalarına karışmamış haliyle..
Ve en önemlisi, karı sadece çamura bulanmış vaziyette tanımazsın....!

(Yoğun kar sebebiyle sınavlar ertelenmiştir. Olsun bu güzelliği tatmaya değer...)

8 Aralık 2009 Salı

Sustum



 ''Bir elif miktarı uzayan acılara, dört elif miktarı sabretmek düşer...!''










Doğru söylemiş söyleyen! Sabretmek ve susmak...

O halde, ben de sustum.
Vurdukca dalgalar Üsküdar sahilinin kıyısına, emin ol, bir kalem oynacak!
Ve susacak İstanbul,
susacak Eminönü,
haykıracak Beyazıt!
Ben sustum, ama konuşacak her bir tuğlası bu şehrin. Hep aynı şeyi anlatacak... anlatacak birer birer; kafesine sığmayan içimde ki bu sese tercüman olacak...

Şimdi sustum. Kimse bilmiyor, çünkü sustum...Henüz kimseye söyleyemedim...

O ilk defa sustuğum yer varya -çok iyi bilirsin sen- işte orda bekliyorum şimdi.
Sessizliğime ortak olmak için, sen de gelir misin?

28 Ağustos 2008 Perşembe

Karanlığa Yolculuk


Karanlığa bir yolculuk...
Iki valiz bir çanta,
Birde kaderin kalin çizgisi alnında.
Umut yüklemiş sol cebine,
Kalbinin tam üstüne,
Her ritmik çarpışında
Umuttan bir parça
Hissetsin diye..

Karanlığa yolculuk bu;
Her dem bir nefer görebilmenin gizli umudu..
Nereye gideceğini kestirememişliğin şaşkınlığı
Ve omuzlarda uzun yolun daha başında isimsiz yorgunluğu...

21 Ağustos 2008 Perşembe

Anlamak isteyenlere...


Alice (bkz. Alice Harikalar Diyarında) "Hangi yoldan gideyim?" deyince, tavşan ona ibretlik bir cevap verir:

"Kişi nereye gittiğini bilmiyorsa, hangi yoldan gittiğinin bir önemi yok..."

Gittiği yeri biliyorsa, ne yöne gideceğini çok iyi bilir ve önüne hedefine götürecek bir çok yol birden açılır. Ve gitmek istediği yere mutlaka varır. Uzun sürer, kısa sürer; kimi yol kestirmeden ulaştırır kimisi hayli vaktini alır. Ama sonunda varacağı yer, gitmek istediği yer olacaktır..!

Asla gidilen yol değil gidilen yer önemlidir. Hedefe götüren her yol, istikamet üzere oldukça doğrudur.
Yol araçtır, varılacak yer amaçtır.
Araca değil amaca bakılır.

Dünya "araçlarının" süsüne aldanıpta asıl ulaşmak istediği hedeflerinden sapanlardan değil de, her daim "amaca" endeksli olanlardan olabilmek dileğiyle...

17 Ağustos 2008 Pazar

Hicret Mevsimindeyim


Hicret mevsimindeyim...


Umutları yüklenmiş

Elinde yol biletiyle

Yüreğin git- gel çağrıları arasında

Hicret mevsimindeyim...


Sağanak sağanak yağmur damlacıkların döküldüğü

Toprak kokusunun sardığı günlerde

Sığamıyorum artık buralara...


Tek satırlık göç mektupları yazdığımdan beri...

Artık zarf kapatıldı

Pul yapıştırıldı

Sığamıyorum artık...

Hicret mevsimindeyim...


Dört mevsimin dışında,

Takvimlerin haricinde,

Ne yaz ne kış,

Baharların ötesinde,

Hicret mevsimindeyim...

22 Ocak 2008 Salı

Medyanın Terör Dini

Televizyon kanallarını karıştırırken, bir yerde durakladım. Konu Islam idi, dikkatimi çekti. Kendini müslüman olarak tanımlayan, ama hakikatte Islam diniyle hiç bir bağlantısı olmadığını itiraf eden bir bayan konu edilmişti. Örtüye karşı olduğunu belirtirken, envai çeşit islami görüşlere sahip olan insanlarla görüşüyor. Ama heyhat… Islamda tesettürü savunan bayanlar objektiflere pek cahil kimseler olarak yansıtılırken, „giyim kuşam bir kültür meselesidir, Islamda kadın örtünmek zorunda değildir, müslüman olabilmek için kendini müslüman olarak tanımlaması yeterlidir“ diyenler pek sempatik ve samimiydiler…! Bir sahne vardı – gözümün önünden gitmiyor – belgeselin konusu olan bayan, örtüye bürünmeyi denemek (!) istediğinde, dönüp aynaya dahi cesaret edemeyip bakamazken… o an geliyor… dönüp aynaya bakıyor… ve çok korkunç ve çirkin bir bayan görüyor karşısında… yüz ifadesi kayıtlara geçmeye değerdi! Zaten gerisini tahmin edersiniz. Kameralara bunların haricinde intihar saldırıları gerçekleştiren, kafirlere savaş ilan eden, hutbelerde harbın ilan edildiği bir din yansıyor.
Artık alışa geldiğimiz bu görüntüleri yazıya dökmeye niçin bir gereksinim hissettiğimi sorarsanız, söyliyeyim: Bundan daha 2-3 gün önce televizyonda başka bir belgesel vardı. Yahudilerin tarihini gözler önüne getiren 20 dakikalık bir çalışma. Dünyada çıkardıkları bozgunlukları ve fitneleri konu edinmemişlerdi elbet! Konusu, asırlarca dinlerini hürriyet içinde yaşayamamış memleketsiz bir halk, bulundukları yerlerden sürekli kovulan bir milletin acı dramı. Doğrudur… fakat hiç bir yerinde niçin kovuldukları anlatılmıyordu. O durumdayken onları himaye altına alan Osmanlı Devletinin „O“su bile geçmiyordu. Bunlar bir yana... Aynı medya bu milleti hep acınacak tarafından sunarken, Islam dini neden karalanıyor?
Bir kaç gün sonra vizyona Adolf Hitlerin çocukluğu girecek. O katliamı gerçekleştiren bu canavarın çocukluğunda aranacak antisemitizm. Sonra başka bir belgeselde Hitler'in nasıl başa geçtiğini anlatacaklar, bir başkasında çöküşünü, diger bir belgeselinde günümüzdeki antisemitizm konu edilir… ve bunlar tekrar tekrar ekranlara gelecek. Neden? Olur ya Alman milleti unutur, 70 yıl evvel olan olayları. Unutmamalarını garantiye almak için ekranlardan hiç eksilmeyen bu görüntülerin yanı sıra, ilkokulda başlayıpta bundan sonra ki okul hayatının hemen hemen her senesinde yeniden ders konusu olacak Hitler dönemi. Unutmayın sakın!
Şimdi biri yanlışlıkla Yahudi aleyhtarlığı bir şey demeye cesaret etsin bakalım...
Peki şöyle bir soru sorayım. Madem Almanlar geçmişlerinde yapılan bu hatadan dolayı, yurt dışında Alman olduklarını söylemekten dahi utanç duyuyorlar, o halde şimdi de tarihin başka bir din mensupları üzerinde aynen tekerrür etmemesi için azami gayret göstermeleri akıllıca olmaz mıydı? Tıpkı Hitler öncesinde cereyan eden olaylar gibi, şimdi de Islam düşmanlığı almış başını gidiyor.
Ama bu din Allah`ın (c.c.) koruması altında ki, ne kadarda uğraşsalar, binlerce Avrupalı'nın Islam'a akın akın girmesine engel olamıyorlar.
Varsınlar terör dini demeye devam etsinler…!