18 Şubat 2014 Salı

Cennet Kokulum

Büyüdüğünde sana;
Sen uyurken,
Seni izlemenin ne kadar güzel olduğunu anlatacağım.

17 Nisan 2013 Çarşamba

Disappointed

Varlık gerçekliğine ulaşmak yolunda insan hep mevcudun özünü sorgulamaya teşebbüs etmektedir. İnsan bütün nesnelerin çekirdeğine kadar inmek ister. Teknolojik imkansızlıklar sebebiyle bu öze inilemediği dönemlerde dahi, felsefeyi aracı kılarak ona hayali bir yolculuk gerçekleştirilmiştir; kimisi ona ''el-cüz ellezî lâ yetecezza'' (daha fazla parçalanması mümkün olmayan son parçacık) kimisi de ''cevher-i ferd'' demiştir. 



Ben acılarımızın da bir ''el-cüz ellezi lâ yetecezzâ''sı olduğunu düşünüyorum.  Her acının kendisine dayandığı, ondan daha derinde bir acının var olmadığı en temel acı. Bütün kızgınlıklarımız, öfkelerimiz ve üzüntülerimiz  aynı ''acı parçacığından'' oluşmaktadır, duygular arasındaki farklılık bu ''parçacığın'' farklı birleşimlerinden meydana gelmektedir. Temelde bütün acıların dayandığı öz: düş/hayal kırıklığıdır. Türkçe'mizde bu duyguyu daha net ifade edecek bir terim bulunmalıdır.. Yani İngilizce'deki ''deeply disappointed'' ifadesini tam karşılayan bir terime ihtiyaç var kanaatimce.
Ölüm, ayrılık, kaza, iflas, çaresiz hastalık... derdin adı ne olursa olsun. Kaynağı ister aile, akraba, dost, isterse yabancıya dayansın, bütün dertler bölündüğünde ortaya bu duygu çıkar. Ve ilşkilerimiz buna göre şekil alır.

Bugün yakınımızda ve uzağımızda olanlara bir bakalım. Her birinin yakınlığı veya uzaklığı bize -farklı şekillerde de olsa- bu acıyı yaşatma(ma)larıyla eş orantılı değil midir?


''Anladım ki, sen beni hiç üzmemişsin...,
Rabbim seni de benim elimle hiç üzmesin.''

29 Mart 2013 Cuma

İlmin Faydası

"Faydasız ilimden Sana sığınırım'' hadisindeki faydayı, teknolojik ilerleme veya akademik ünvan olarak anladığımız günden beri yürüyoruz, yürüyoruz ancak yol alamıyoruz.



10 Ocak 2013 Perşembe

Uzak



Teknoloji uzakları yakın kılıyormuş.
Uzaklığı meşrûlaştıran da o değil mi ki zaten?


2 Ocak 2013 Çarşamba

Dert


"Dertsiz başıma dert'' aramıyorum.
Sadece,
Orada başım derde girmesin diye,
Burada dertsiz olamıyorum.

14 Kasım 2012 Çarşamba

Dua mı?


''Elimizden dua etmekten başka birşey gelmiyor...'';
Diyenler yüzünden bugün bu haldeyiz...!

Halbuki;
Bunun ötesinde birşey yapabileceklerine inanan insanların
Önüne taş dizmemekle işe başlayabilirler mesela...

10 Kasım 2012 Cumartesi

Yoksun

Yoksun ya

Taş, betondan dört duvar bu ev
Üşütüyor

Tez gel...

2 Kasım 2012 Cuma

İstanbul II

Yağmurlu ve soğuk bir İstanbul akşamı
Ve bereketli bir günü geride bırakmış olmanın tatlı huzuru

Otobüse yetişiyorum
Islanmışım
Üşüyorum

Zihnimin yoğunluğundan - bilmiyorum, belki de hiç beklemediğim bir durum olduğundan- şöförün bana konuştuğunu önce algılayamadım.

- ''...''
- ''Efendim??''
- ( Gözleriyle akbilime işarette bulunarak) ''öğrenci misiniz, öğretmen mi?''
- ''Mezunum, yüksek lisans yapıyorum...''
- ''Hmm.. o halde soracağım şu soruyu daha iyi yanıtlayabilirsiniz...''
- ''Ne gibi...?''
- ''Her üniversite mezunu kültürlü müdür?''
- ''Hayır elbette...''
İlerleyemeyeceğimi anlayıp şöför mahallinde sıkıca tutunmaya karar veriyorum.
- ''Peki, 'kültür' nedir? diye sorsam...''
Nedir kültür? Duraksıyorum. Bir otobüs şöförüne 'kültür'ü nasıl tanımlayabilirim acaba...? Fransızca kökeni olan 'culture'den başlasam.. Ziya Gökalp'in buna verdiği 'hars' karşılığı...? Süratle zihnimden bir çok şey geçiriyor iken şöför devam etti...
- ''Bence siz kültürlüsünüz, ama 'kültür'ü tanımlayamayacaksınız.''
Şaşkınlığım daha da artıyor. Ne diyeceğimi şaşırıyorum.
- ''Mümkün.......''
- ''Kültür, hakikate uygun yaşamaktır. Siz, en büyük hakikat olan Kur'an ayetlerine uygun yaşıyorsunuz, o halde en kültürlü sizsiniz.''
Garip oluyorum. Arkamı dönüp yolculara bir göz atıyorum. Günün yorgunluğu herkesin gözlerinden okunuyor. Boş koltuklardan birinde oturmayı şuan gerçekten çok isterdim...
- ''Bakın ben Felsefe ve aynı zamanda Sosyoloji mezunuyum'' diyor şöför bey...
Hayret ya... Bu otobüs şöförü üniversite mezunu imiş! Yada bir üniversite mezunu otobüs şöförü olmuş...! (Çok karın ağrısı yaratacak bir durum, ama bu ayrı bir tartışma konusudur.)

- ''Bu ülkenin insanı tanım yapamıyor!'' diyerek sözlerine devam ediyor.
Şaşkınlığım bir kat daha artıyor. Ancak en azından diyaloğun zemininin oturmuş olması beni rahatlatıyor. 
Devam ediyor şöför:

- ''İktisatçılara sorarsınız, 'İktisat'ı tanımlayamazlar... Eğitimcilere sorarsınız, 'Eğitim'i tanımlayamazlar.. Çünkü bu kurumlar bize ait kurumlar değil. İsmet İnönü'ye dayanır bu... onun zamanında kurumlarımız dışa bağımlı hale getirildi. Öyle bir haldeyizki, kendimize ait hiçbir şey üretemiyoruz. Kendi felsefemizi zaten yapamıyoruz, ama bakın (trafikteki arabalara işaret ediyor) kendi otomobilimizi dahi üretemiyoruz! (Aklıma ''Gümüş Motor'' geliyor) Bize ait olmayan kurumları çalıştırarak, kazandığımız üç kuruş ise, bunun ancak bir kuruşu bize kalıyor. Gerisi dış devletlere gidiyor. Bu bir kuruş ile ancak karnımız tok, sırtımız pek.. bir köle gibi yani... onun da karnı tok sırtı pek idi, onun da ancak bu kadar özgürlüğü vardı...''

'Allah'ım böyle şeyler hep beni mi bulur' diyorum - içimden sessiz bir gülücük ile... O esnada otobüse kalabalık bir yolcu akımı yaşanıyor. İlerlemem gerekiyor. Ama ilerlemek istemiyorum... kenara çekilerek yolculara yol veriyorum ve tekrar şöföre doğru yöneliyorum:

- ''Çok yerinde tahlillerde bulundunuz. Peki şöyle desem: Bu 'kölelik' sistemini ortadan kaldırmak isteyenlerin önüne set çekmek için yaşanmıştır - mesela- 28 Şubat?''

Tereddüt etmeden cevap veriyor:

- ''Sadece o değil. İlk hareketler Menderes'e aittir, asıldı. Sonra Erbakan koalisyonda sanayi hamlesinde bulundu... uzaklaştırıldı. Sonra Özal geldi, onu da ortadan kaldırdılar. Tekrar Erbakan geldi ve 'Ortak Havuz' ve 'Denk Bütçe'yi getirdi, darbe yaptılar.''
- ''Ve D8...''
- ''D8'de var evet, ama Denk Bütçe D8'den daha önemliydi...''
İnmem gereken durağa geldik. Şöför arka kapıları açmasına rağmen ön kapıyı açmadı. Sözlerini bitirmek için gayret sarf ediyordu:
-''...çünkü Denk Bütçe, İngiltere, Amerika gibi ülkelerin ülkemizdeki hakimiyetlerinin sonu anlamına geliyordu... Buna müsade etmediler''
 dedi ve ön kapıyı da açtı. İlk defa otobüsten inmem gerektiği için üzülmüşümdür.
- ''Teşekkür ederim şöför bey... Hayırlı akşamlar.''
- ''Hayırlı akşamlar efendim.''

İndim. Bütün ihtişamıyla Boğaz köprüsü karşımda... Bir süre bu manzaraya hareketsiz bir biçimde bakakaldım. Ne ile ne zaman karşılaşacağımı bilmediğim bir çok sırrı içinde barındırdığı için seviyorum İSTANBUL'u.
Ve bu anlamıyla İstanbul'un bir ''kültür şehri'' olduğuna bile katılabilirim ben!


Hayırlı geceler İSTANBUL. Daha güzel bir ''yarın''a uyanmak ümidiyle...




30 Eylül 2012 Pazar

İstanbul I

 


Boğaziçi köprüsünden geçerken martıların gökyüzünde sergiledikleri ibretlik tabloyu hayranlıkla seyredaldığımız o anda radyoda Ömer Karaoğlu'nun "kuşlar" ezgisi çalmasıdır İSTANBUL

29 Temmuz 2012 Pazar

Bir Ay




Gül kurusu yağmurumuza son bir ay kala

...

Vaktin hızlı temposuna ayak uyduran kalbimin ritmini dinlemek için
Bir köşeye çekiliyorum müsaadenle

Biraz heyecanlandım da...

25 Haziran 2012 Pazartesi

Une Revue

Diploma töreninin ardından artık üniversite hayatımın lisans dönemi geride kalıp yüksek lisansa doğru adımlarken...''revue'' misali yıllar geçti gözümün önünden...

Ailem hep eczacılık okumamı istemiştir, halamın izinden gidecektim. Benim ilgim ise herzaman ''beşerî ilimler'' diye tercüme edilen -ki ben tam anlamıyla karşılamadığını düşünüyorum- ''Geisteswissenschaften'' alanlarında odaklanıyordu. Sosyoloji, dilbilimi (linguistics) ve özellikle psikolojiden bahsederdim ama ''elle tutulur gözle görülür'' bölümler olmamaları (!) sebebiyle bu alanı aileme hiç sevdiremedim. Sonra ani bir kararla İstanbul'a gidip İlahiyat okumak istediğimi söyleyince hepten büyük bir şok yaşadılar. Ailemizde İlahiyat okuyan ilk kişi ben olacaktım, elbette ailem açısından bunun yanında getirdiği bilinmezlikleri ve belirsizlikleri aşmak çok kolay olmayacaktı.
Ve neticede İstanbul yolunu tuttuk. İlk defa tek yönlü bilet aldım Türkiye'ye ve kayıt işlerinin ardından valizlerimi kalacağım yurdun odasına bıraktıktan sonra bana son kez sıkıca sarılan babam da gidince ilk defa Türkiye topraklarında tek başıma kaldım... Yeri geldiğinde ''vatanım'' dediğimiz ülkenin ne kadar yabancısı olduğumu her sokağa çıkışımda iliklerime kadar hissedişim büyük bir tedirginlik yaratırdı, evet.. ancak bundan daha büyük bir endişem vardı: tutunamamak.
Berlin'in en iyi liselerinin birinden başarılı bir öğrenci olarak mezun olmamın orada bir anlamı olacaktı, ama İlahiyat'ta İmam- Hatipliler arasında daha farklı standartlar sözkonusu olmalıydı... Nitekim İmam- Hatip mezunu eniştem ''İmam Hatip mezunları şakır şakır Arapça konuşur'' demişti. Ancak o mezun olalı yirmi yıl olmuştu.. yirmi yılda nelerin ne kadar köklü bir şekilde değişebileceğini o vakit bilemiyordum... Zihnimde bir İlahiyat portresi vardı.. ''Beklediğimi bulamadım'' şeklinde başlayan klasik cümleler kurmayacağım. Ancak hakikaten, neresinden tutsanız elinizde kalacak gibi geldi bana herşey... Bu bende büyük bir hayal kırıklığı ve isteksizliğe sebep olabilirdi. Ancak değişenin sadece İlahiyat fakülteleri olmadığını, toplum olarak bir değişim sözkonusu olduğunu gözlemleyince, sıkıntının çok farklı yerlerde yattığını anladım. Farkında olmadan öz değerlerimizden çok uzaklaşmışız, bize ait olmayan şeylere canla başla sarılmışız. Ve artık bütün okumalarım bir istikamet gösteriyordu: Bir toplum inşaası. Bir yıldan sonra 'tutunamama' ve 'alışamama' endişelerim de tamamen yok olunca büyük bir sorumluluğun yükünü hissetmeye başladım omuzlarımda. Madem bu yolu seçmiştik, madem bu yola talip olmuştuk ve sıkıntıların farkındaydık, o halde sözü edilen 'toplum inşaasının', yani ihya olmanın, yeniden öz değerlerimize dönüşün bir parçası olmak gerekirdi. Bu heyecan üniversite yıllarımın temelini oluşturdu. Ve şimdi yüksek lisansa da aynı heyecanla devam edeceğim inşallah!

*   *   *

 Sesiniz O Kadar Gür Çıkmış ki,
Arzın Sakinlerinden Duymayan Kalmamıştır;
Haklıydınız,
Hayrın Ve Şerrin Takipçilerine
Bir Nida Sunmalıydınız.


*   *   * 

Mezuniyet törenimiz büyük bir kültür merkezinde gerçekleşti. Katılıp katılmama konusunda kararsızdım, ama sanırım bu mutluluğu arkadaşlarımla birlikte paylaşma arzusu ağır bastı. Kültür merkezinin en arkasında ayakta duruyorum ve programı izliyorum. Yanımda biricik hayat arkadaşım... Büyük bir mutluluk içindeydim. Bir ara ''yazık'' diyerek mırıldandı. Döndüm baktım. Ne kastettiğini anlayamadığımı bakışlarımdan anlayınca eğildi ve ''eğer din hizmetlerinde bulunacak olan İlahiyatcılar bunlarsa, bu toplum en az 10 yıl daha kaybetti demektir'' dedi bir çırpıda... Dondum. Sustum. Ne diyebilirdim ki? İlahiyatcı olmadığı gibi liseyi de İmam- Hatip'te okumamıştı, bu camianın yabancısıydı. O - kendi tabiriyle - ''hesap- kitap'' işleriyle uğraşırken, ülkenin dini tedrisatı emin ellerde olsun istiyordu. İlahiyata ilk geldiğim zamanlardaki hissiyatımın aynısıydı söyledikleri... Acaba ben de mi değişmiştim ki, onun baktığı gibi bakamamıştım? Üşür gibi oldum.Ve kültür merkezinin tamamını görmek mümkün olduğu o en arka taraftan salona göz gezdirince bir anda bir yönüyle olayın tam ortasındayken, diğer yönüyle herşeye çok uzak hissettim kendimi... Ne kadar haklıydı... Fikrî tahlilde herşey bambaşka görünmeye başladı. Okul hayatımız boyunca tesettürlü gördüğümüz bir çok arkadaşımız, bugün çok farklı bir şekilde çıkmışlardı karşımıza. Üstelik bu kızların bir çoğunun babası da din görevlisi. Kendi ailelerini geçtim, o kadar kimsenin ailesi ve hocaların huzurunda, din hizmetlerinde artık ''yetkili'' (!) olduğunu kanıtlayan diplomayı bu vaziyette mi alacaktılar...? İşgal altındaki zihin dünyalarımız pardesü ile iki metre topuklu ayakkabının, eşarpla kırmızı rujun kombine edilemeyeceğini anlayamaz hale gelmiş. Ya da İlahiyatcı kimliğin, bize bilginin ötesinde bir şeyler kazandırmak zorunda olduğu unutulmuş. Programın başında alt dönemlerden bir arkadaş beni görünce boynuma sarılmış ve ''hepiniz çok güzel olmuşsunuz, herkes rengarenk ne kadar güzel açılmış'' demişti. ''Güzel mi olmuş yani?'' diye beklemediği bir yanıt alınca, ''aman ne olacak, en mutlu gününüz, olur bu kadar'' demişti.... Bunu söyleyen de 2. sınıf İlahiyat öğrencisi. Belki derslerin birinde ''HAK, her yerde, her zaman, her şartta doğru olandır'' şeklinde bir cümle geçmeliydi... Çok kıymetli hocalarımdan birinin ''kış mevsiminde herkes tesettürlü, ben sizi yazın kavurucu sıcağı altında da böyle görmek istiyorum'' deyişi kulaklarımda yankılandı. Yine ''toplum inşaası'' damarım kabardı.

Belki de önemli ve ayırt edici olan bu gündü...!

 

7 Haziran 2012 Perşembe

Yeni Başlıyor



Hayatta neyin, ne zaman biteceği, kendi kararları dahilinde olduğuna inanan insanlar, bitirmek istemedikleri şeyler için, herkes 'bitti' dese bile, 'hayır, bilakis yeni başlıyor' diyebilenlerdir. Tek istisnası aldığımız nefestir...

''Herşey asıl şimdi başlıyor!''



6 Haziran 2012 Çarşamba

Mimoza

onun adı artık mimoza
artık daha sessiz, artık daha sakin



[...]
işte sevdiğim hayat bu benim
 
kavurucu sıcağın ensemi serinletebileceğine karar vermiş iken
sonuna kadar açtığım kapı ve pencerelerden yağmurun dökülmesi
böylesi bir geceye ne müthiş bir finaldir?

ve aydınlığa doğru yol alacağı saatlerde
tek beklemek zorunda olduğum şey
gözlerimi kapatıp gözlerindeki parıltıyı görmek olunca...
anlamını kelimelere dökemediğin heyecanını aydınlığa kavuşturma çabalarımın dakikalar alması...
dakikaların saatler oluşu

işte sevdiğim hayat bu benim

tek kelimeyle uykuya rest çekişim
ve saatlerin
sevdiceğim
adı sen oluşu


yağmur diner
ve dudaklarıma eskilerden bir şarkı düşer
''söyle yağmur söyle değmeden yüreğime....''

[...]

14 Mart 2012 Çarşamba

Neticesiz Mücadele

Fert bazında yapılan mücadelelerin şahsî sorumluluk ve safımızı belli etme adına Allah katında karşlıksız kalacağı elbette düşünülemez. Fakat mücadelenin amaca ulaşabilmesi için bir topluluk olarak hareket edilmesi, birliğin ve buna bağlı olarak gücün sağlanması gerekir. Aksi takdirde mücadelemizden asla istediğimiz neticeyi alamayız. Nitekim Allah-u Teala İMAN EDENLERE hitaben ''aralarından iyiliği emredecek ve kötülüğü/ çirkinliği yasaklayacak bir TOPLULUK'' çıkartmalarını ve tefrikaya düşmemelerini emrediyor. Bir ferdin banka kapısına dayanarak, faiz ile muameleyi yasaklaması ne kadar sonuç verirse, ferdî olarak Dünya'da yaşanan zulümlerin son bulmasını istemesi de ancak o kadar sonuç verir... Her iki durumda da İslam'ın sınırlarını kendisine sınır, yükümlülüklerini de kendisine vazife etmiş bir topluluk olarak hareket edilmesi şarttır. Günümüzde bu topluluk şüphesiz siyasî güçtür. Muhterem Erbakan hocamızın sunmuş olduğu Millî Görüş reçetesinin elzemiyetini günden güne daha iyi kavrıyoruz...

Yaşanan olayları takip etmek üzere Suriye'de bulunan ve bir kaç gündür kendilerinden haber alınamayan Türk basın mensuplarımızın en kısa zamanda kurtulmalarını diliyor ve derin üzüntümüzü bu vesileyle belirtmek istiyoruz.

24 Şubat 2012 Cuma

İlkbahar Mektubum



Bu, sana 'ilkbahar' mektubumdur...


Saklandığı yerden güneşin seni hafif hafif ısıtmaya başladığı,
Bir çay bahçesinde... çay ve gazete keyfini, ilgini tamamen kendisine hasretmeni isteyen bir varlık sebebiyle erteleyeceğin,
Sahil gezmelerinde yine en çok sevdiğin ezgileri ve marşları sanki milyonların içinde bulunmanın coşkusuyla semaya vuracağının habercisi olan günlerde yazdığımdır...

Genellikle yeni başlangıçlar ilkbahara atfedilir. Oysa unutulmamalıdırki ilkbaharda açacak çiçeklerin tohumları sonbaharda gelişir. Bu sebeple sonbahar, en güzel başlangıçların adıdır aynı zamanda.
Ben zaten en çok sonbaharı severdim... Ellerim sonbahar serinliğinde, gözlerim de hep sonbahar bakardı. Ve en rahat uykularımı sonbahar havasını içime çekerek uyumuşumdur.

Sen, sonbahar tormurcuğumun ilkbahar çiçeği...
Muhabbetini seyre dalarken sakince aka duran göl misali olan gönlümü, ani kahkalarının onu şelaleler cennetine çevirmesi kadar...
İlkbaharı da çok seviyorum artık...!


Dünyamı dünyana açan gözlerini hiç indirme, olur mu?

23 Şubat 2012 Perşembe



Hayallerim, bir şehrin ıslak omuzlarında…
Bir "gel" diyebilsen, avuçlarına yağacak ruhum.
Dualarından bir cümle üfle gözlerime,
"Amin" de, sür bakışlarımı suretine.

Kadim Dolunay

4 Ocak 2012 Çarşamba

IV


Yüreğimin ikamet ettiği yerdeyim şimdi.

3 Kasım 2011 Perşembe

Hatırladım


Gece akla aniden bir şükür sebebi düşmesiyle kalkıp hiç üşenmeden çocuksu bir sevinçle secdeye kapanmak. Rahman'a karşı biraz nazlanmak belki...
''Sen kıyamazsın ki kuluna...''
Çoğu zaman ufacık bir işarettir o. Ne kadar kolaymış huzuru yakalayabilmek. Onu kaybetmek de bir o kadar kolay. Herşey zihinde bitermiş, Rahman'ın kurduğu ''iletişimin'' nasıl yorumlandığına göre değişirmiş aslında.
''Unutmuşum, hatırladım, affet Allah'ım...''

28 Ekim 2011 Cuma

İç Acısı


Çocuk Olsam Yeniden...
Bir tek Düştüğüm İçin Acısa İçim...


Çocukluk zamanlarımdaki gibi dizim kanadığı için içim yansa, kanayan yarama annem melhem sürerken... ''Dur anne! Canım acıyor...'' desem ve annem ''canın biraz yanacak ki iyileşsin...'' diyerek beni teskin etse...
O kadar güvenirdimki annemin bu sözüne... sürdüğü melhem yaramı sızlatırdı ama bu sızının yaramı mutlaka iyileştireceğine inanırdım... ve acım ne kadar da büyük olsa dişimi sıkardım. Bir kaç gün sonra üzerinde oluşan kabuğu soymamak ise en büyük sabır imtihanımdı...

Şimdi içim öyle acıyorki... ''İÇİM acıyor'' derken, gerçekten ''içim ACIYOR''... bu sıcak yaraya soğuk melhem sürülmesine de benzemiyor... acıyor, sızlıyor ama iyileşmiyor... O günlerde annemin beni rahatlatmak için söylediği sözün bir 'evrensel doğru' olmasını şimdi ne kadar arzuladığımı ifade etmekten bile acizim.
...

Ve yeniden iman gücümün serinliğine davet ediyorum kendimi.


[Yokluğu dayanılmaz olan ve  çok genç yaşta kaybettiğimiz amcama ithafen... ]

16 Ekim 2011 Pazar

Realitede Gelenek Var

Realiteden uzaklaşmış kabullerin, varlık gerçekliğine ne kadar yabancı kaldığını daha iyi anlamak geliyor bugün içimden. Hep direnmişimdir gerçek değerlerimize uzak olan bu anlayışlara karşı. İşte bugün isyan bayrağımı çekiyorum.
Klasik kelam tartışmaları, fıkhi ihtilaflar ve mezhep çekişmeleri çok anlamsız kalıyor ve bir tek gerçek çıkıyor insanın karşısına: ÖLÜM.
Onun cevabını ''fihi kavlan'' izahlarının hiç biri veremiyor. ''Karı-koca'' imanına dönüyorsun ve en temelden başlıyorsun sorularına... ''Dualarımı duyuyor mudur?'', ''Cuma akşamları okuduğum Kur'an'dan bizzat haberdar ediliyor mudur? Onu rahatlatıyor mudur?'', ''Hüznümü bilir mi, özlemlerimi hisseder mi?'', ''Dua insanın ömrünü uzatır mıydıki?''... Demekki cana dokunduğu an ''modern'' din kalmıyor, her müslüman ''geleneksel'' oluyor.


<< Nasihat olarak ölüm yeter. >>