4 Ocak 2012 Çarşamba

IV


Yüreğimin ikamet ettiği yerdeyim şimdi.

3 Kasım 2011 Perşembe

Hatırladım


Gece akla aniden bir şükür sebebi düşmesiyle kalkıp hiç üşenmeden çocuksu bir sevinçle secdeye kapanmak. Rahman'a karşı biraz nazlanmak belki...
''Sen kıyamazsın ki kuluna...''
Çoğu zaman ufacık bir işarettir o. Ne kadar kolaymış huzuru yakalayabilmek. Onu kaybetmek de bir o kadar kolay. Herşey zihinde bitermiş, Rahman'ın kurduğu ''iletişimin'' nasıl yorumlandığına göre değişirmiş aslında.
''Unutmuşum, hatırladım, affet Allah'ım...''

28 Ekim 2011 Cuma

İç Acısı


Çocuk Olsam Yeniden...
Bir tek Düştüğüm İçin Acısa İçim...


Çocukluk zamanlarımdaki gibi dizim kanadığı için içim yansa, kanayan yarama annem melhem sürerken... ''Dur anne! Canım acıyor...'' desem ve annem ''canın biraz yanacak ki iyileşsin...'' diyerek beni teskin etse...
O kadar güvenirdimki annemin bu sözüne... sürdüğü melhem yaramı sızlatırdı ama bu sızının yaramı mutlaka iyileştireceğine inanırdım... ve acım ne kadar da büyük olsa dişimi sıkardım. Bir kaç gün sonra üzerinde oluşan kabuğu soymamak ise en büyük sabır imtihanımdı...

Şimdi içim öyle acıyorki... ''İÇİM acıyor'' derken, gerçekten ''içim ACIYOR''... bu sıcak yaraya soğuk melhem sürülmesine de benzemiyor... acıyor, sızlıyor ama iyileşmiyor... O günlerde annemin beni rahatlatmak için söylediği sözün bir 'evrensel doğru' olmasını şimdi ne kadar arzuladığımı ifade etmekten bile acizim.
...

Ve yeniden iman gücümün serinliğine davet ediyorum kendimi.


[Yokluğu dayanılmaz olan ve  çok genç yaşta kaybettiğimiz amcama ithafen... ]

16 Ekim 2011 Pazar

Realitede Gelenek Var

Realiteden uzaklaşmış kabullerin, varlık gerçekliğine ne kadar yabancı kaldığını daha iyi anlamak geliyor bugün içimden. Hep direnmişimdir gerçek değerlerimize uzak olan bu anlayışlara karşı. İşte bugün isyan bayrağımı çekiyorum.
Klasik kelam tartışmaları, fıkhi ihtilaflar ve mezhep çekişmeleri çok anlamsız kalıyor ve bir tek gerçek çıkıyor insanın karşısına: ÖLÜM.
Onun cevabını ''fihi kavlan'' izahlarının hiç biri veremiyor. ''Karı-koca'' imanına dönüyorsun ve en temelden başlıyorsun sorularına... ''Dualarımı duyuyor mudur?'', ''Cuma akşamları okuduğum Kur'an'dan bizzat haberdar ediliyor mudur? Onu rahatlatıyor mudur?'', ''Hüznümü bilir mi, özlemlerimi hisseder mi?'', ''Dua insanın ömrünü uzatır mıydıki?''... Demekki cana dokunduğu an ''modern'' din kalmıyor, her müslüman ''geleneksel'' oluyor.


<< Nasihat olarak ölüm yeter. >>

16 Ağustos 2011 Salı

Üç'ten Kaldı İki



Hayat bir sebepler zinciridir. Yaşananların mutlaka bir geçmişi vardır. Determinizmden söz etmiyorum. Kuru bir sebep-sonuç ilişkisinden ibaret görmüyorum hayatı. Ama bugün yaşadıklarımız, bir yönüyle ya geçmişte yaşananların yankısı yada gelecekte yaşanacak olanların temelini oluşturuyor. Farkında olmadan bugünden geleceğimizi inşa ediyoruz. Taşları üst üste dizeriz, doğru yapıp-yapmadığımızı o an anlayamayız, ama bir iki adım geri çekilip bina ettiklerimize uzak mesafeden baktığımızda eğrilikleri ve doğrulukları daha net görürürüz. ''Bu taşı da buraya niye koymuşlar, hiç olmadı'' deriz bazen. Halbuki uzaktan bakınca, bütünlük içerisinde ahengi sağladığını görürüz. Kader çizgimiz bu işte...

Bugün iftarda birbirlerine yabancı olan misafirlerimiz vardı. Fakat aralarından bir teyze ve genç bir ablamız bundan iki yıl önce bir uçak yolculuğunda beraber bulunmuşlar, yan yana oturmuş ve yolculuk boyunca muhabbet etmişler. Yemekte karşılaşınca hatırladılar; şaşkınlık içinde hemen o günün hatırası dizildi henüz içilmemiş sıcak çorba tabaklarının arasına: Uçakta sohbetleri koyulaşmış, teyzemiz kızı çok sevmiş ve sanırım biraz fazlaca soru sormuş. Hatta ayrılmak üzereyken telefon numarasını bile istemiş. Hal böyle olunca, hala bekar olan bu ablamız, teyzenin kendisine dünürlük yapacağından korkmuş, başına iş açmamak için nişanlanmak üzere olduğu yalancığını ortaya atmış... Velhasıl, iftar sofrasında teyzenin ''nişanlanacaktın, evlendin mi kızım?'' sorusu bu ablamızın başından aşağı kaynar su gibi döküldü ve büyük bir mahcubiyet içinde - tekrar tekrar özür dileyerek - niçin öyle söylediğini itiraf etmek zorunda kaldı.
Bu olaya çok güldük tabi. ''Teyze, seninle tekrar karşılaşacağımız, hatta aynı sofrada beraber yemek yiyeceğimiz hiç aklıma gelmezdi'' dedi... Bir Alman atasözü vardır: ''Kişiler hayatlarında iki kez karşılaşırlar!'' Bunu 7.sınıfta matematik öğretmenim çok tekrarlardı. Asık suratlı bir kadın olduğu için, söylediklerine pek kulak asmazdım... ama çok doğru bir sözmüş.

Rastlantısal hiç bir şey yoktur. Hayatta kimlerle karşılaşacağımızı seçemiyoruz. Bu karşılaşmaların hayatımıza az veya çok etkisi olur. Bunu da belirleyemiyoruz. Yönlendiririz, yönlendiriliriz. Hepsiyle şu veya bu şekilde yaşanmışlıklarımız olur. Bu yaşanmışlıklarımız tecrübelerimizi oluşturur ve daha sonraki karşılaşmalarda oluşacak yaşantılarımızı belirler.
Aynı insanla tekrar karşılaştığımızda veya öldüğümüzde, hayat çizgimizin o kimselerle paylaşılmış kareleri anımsanır ve konuşulur. Şu kısacık dünya hayatına kaç kare sığdırabildiysen... anımsanmaya değer kaç kare... Ömrün, konuşulduğundan da kısa olduğunu iyice idrak ettiğim şu günlerde, her ikinci karşılaşmayı karşılaşmaya değer kılmanın, ikincisi olmayacaksa ''ikinci bir fırsatım olsaydı, daha güzel ayrılsaydık'' pişmanlığını yaşamadan ayrılmış olmanın kaçınılmaz olduğunu görüyorum.
Büyüklerden birisi demişti ki ''Dünyaya 'üç günlük' diyoruz. Dünya üç günlüktür. Her insanın üç günü vardır ki, o günlerde herkes onun yüzünü görmek ister: Doğduğu gün, evlendiği gün ve öldüğü gün...'' İşte insanın dünyalık şöhreti... Ne kadar kısa ve boş bir hayat, amacına uygun yaşanmadıkca... Gidenlerin arkasından niye üzülüyoruz ki? Sen burada baki misin ki, o da seninle beraber baki kalsın..? Hayat çizgisinde biz de hayli yol katetmişiz. Bak, üç günlük ömründen en fazla iki günün kalmış...

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Bekliyorum III



Yüreğimin ikamet ettiği yer(d)e ayak seslerimi bekliyorum


Gelen o olmalıydı, nerde kaldı...?


***

Şimdi,

Ayak bastığım yerlerin izlerini sürüyorum

Kaybolduğum yerlerde bulmak için kendimi.

***

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Asaletin Yeter!



Yaş otuz beş! yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.

Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allahım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?

Zamanla nasıl değişiyor insan!
Hangi resmime baksam ben değilim.
Nerde o günler, o şevk, o heyecan?
Bu güler yüzlü adam ben değilim;
Yalandır kaygısız olduğum yalan.

Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;
Hatırası bile yabancı gelir.
Hayata beraber başladığımız,
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;
Gittikçe artıyor yalnızlığımız.

Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç farkettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.

Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim.
Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
Nerden çıktı bu cenaze? ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar?

Neylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak.
Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında.


Cahit Sıtkı Tarancı




Se
vgili Amca'cığım;
yokluğun Temmuz gecelerimizi soğuttu. Yaz yağmurları ansızın gelir, ne var ne yok alır götürürmüş. Böyle mi gidecektin sen de? Artık kurumaz ki ayağımızın altındaki toprak...
Hüzünlü bakışlar kaldı geride, nasıl gülelim?

Eşsiz gülümseyişini özlemiş ablan. Bütün resimlerini ondan uzak tutuyoruz.

Dedemin dudakları büzülmüş, onu hiç böyle görmemiştim. Arada odaya kapatıyor kendini, kapıyı da kilitliyor, tutamıyor gizlice ağlıyor. Ama çabuk toparlıyor kendini. Çoğunlukla susuyor. ''Songülümü kaybettim'' demişti geçenlerde; seni bu kadar çok sevdiğini biliyor muydun?

Babaannemi bilirsin zaten. Üçüncü evladını da toprağa vermenin ağır yükünü nasıl taşıyacak yorgun ve yaşlı yüreği?

Ailenin en küçük ferdine gelince... Elif konuşmaya başladı. ''Bi vaamış bi yokmuş...'' diye başlayan cümlelerle masal anlatıyor şimdi bize. Gidişinin farkına varmış mıdır, bilmiyorum. Ama ağlayanları görünce, şaşkın şaşkın etrafına bakınıyor. O vakit onun gözlerinde de okuyor gibi oluyorum hasretini.

Babam, ablasının vefatında bırakmıştı sigarayı. Kalbinin ikazıyla hepten uzak durmuştu. Senin gittiğin gün yaktı bir tane, yine başlayacak zannettim. Fakat yarıda bırakıp ayağının altında ezdi. Sonda beni sıkıca göğsüne bastırıp ''sizin için güçlü olacağım'' deyince korkularım silindi.

Amca'cığım... geride bir de henüz 8 aylık çiçeği burnunda dünyalar güzeli eşini bıraktınya... işte buna dayanamıyoruz. ''Canımın içi'' diyor, canımın içi... Seni son yolculuğuna götüren ambulansta, elini tutan titrek elin sahibine ''siz hastanın nesi oluyorsunuz?'' diye soran doktora ''bu benim eşim'' diyerek elini iyice sıktığın ve ''bırakma beni'' dediğin o kimse... son ana kadar yanındaydı.
Hastanede nöbet beklerken, yoğun bakımın girişine gözlerimizi dikmiş vaziyette dudaklarımızdan dualar dökülürken, yine dışardan hangi pencerenin altında yattığını çıkarmaya çalışırken gözlerini yeniden açacağın günü ''doğum günün'' ilan edeceğimizin hayallerini kurduk onunla. Hep beraber seni yeniden kucaklayacağımızı vaad etmiştim ona. Sözümü tutamamışlığın utancıyla, yüzüne bakamaz oldum yengemin...
''Köyde herkes seni merak eder, hiç istemiyorum ki seni biri görsün'' demişsin tatile gelirken. Amca... sen gittin, o ağlarken herkes ona baktı...

Ben... ben de hep yanındaydım amca'cığım. Yoğun bakıma aldılar. Sen uyuyordun. Ve en son ameliyat masasında bırakmıştım seni. Sonra kefenler içinde gördüm seni. İnan, o halinle de çok yakışıklıydın. Ne derdik hep.. ''Asaletin yeter''..

Deli deli esiyor rüzgar yine. Hangi taraftan estiğini de çıkaramadım... içime işledi, üşüdü içim.

Mekanın Cennet olsun..!