2 Kasım 2012 Cuma

İstanbul II

Yağmurlu ve soğuk bir İstanbul akşamı
Ve bereketli bir günü geride bırakmış olmanın tatlı huzuru

Otobüse yetişiyorum
Islanmışım
Üşüyorum

Zihnimin yoğunluğundan - bilmiyorum, belki de hiç beklemediğim bir durum olduğundan- şöförün bana konuştuğunu önce algılayamadım.

- ''...''
- ''Efendim??''
- ( Gözleriyle akbilime işarette bulunarak) ''öğrenci misiniz, öğretmen mi?''
- ''Mezunum, yüksek lisans yapıyorum...''
- ''Hmm.. o halde soracağım şu soruyu daha iyi yanıtlayabilirsiniz...''
- ''Ne gibi...?''
- ''Her üniversite mezunu kültürlü müdür?''
- ''Hayır elbette...''
İlerleyemeyeceğimi anlayıp şöför mahallinde sıkıca tutunmaya karar veriyorum.
- ''Peki, 'kültür' nedir? diye sorsam...''
Nedir kültür? Duraksıyorum. Bir otobüs şöförüne 'kültür'ü nasıl tanımlayabilirim acaba...? Fransızca kökeni olan 'culture'den başlasam.. Ziya Gökalp'in buna verdiği 'hars' karşılığı...? Süratle zihnimden bir çok şey geçiriyor iken şöför devam etti...
- ''Bence siz kültürlüsünüz, ama 'kültür'ü tanımlayamayacaksınız.''
Şaşkınlığım daha da artıyor. Ne diyeceğimi şaşırıyorum.
- ''Mümkün.......''
- ''Kültür, hakikate uygun yaşamaktır. Siz, en büyük hakikat olan Kur'an ayetlerine uygun yaşıyorsunuz, o halde en kültürlü sizsiniz.''
Garip oluyorum. Arkamı dönüp yolculara bir göz atıyorum. Günün yorgunluğu herkesin gözlerinden okunuyor. Boş koltuklardan birinde oturmayı şuan gerçekten çok isterdim...
- ''Bakın ben Felsefe ve aynı zamanda Sosyoloji mezunuyum'' diyor şöför bey...
Hayret ya... Bu otobüs şöförü üniversite mezunu imiş! Yada bir üniversite mezunu otobüs şöförü olmuş...! (Çok karın ağrısı yaratacak bir durum, ama bu ayrı bir tartışma konusudur.)

- ''Bu ülkenin insanı tanım yapamıyor!'' diyerek sözlerine devam ediyor.
Şaşkınlığım bir kat daha artıyor. Ancak en azından diyaloğun zemininin oturmuş olması beni rahatlatıyor. 
Devam ediyor şöför:

- ''İktisatçılara sorarsınız, 'İktisat'ı tanımlayamazlar... Eğitimcilere sorarsınız, 'Eğitim'i tanımlayamazlar.. Çünkü bu kurumlar bize ait kurumlar değil. İsmet İnönü'ye dayanır bu... onun zamanında kurumlarımız dışa bağımlı hale getirildi. Öyle bir haldeyizki, kendimize ait hiçbir şey üretemiyoruz. Kendi felsefemizi zaten yapamıyoruz, ama bakın (trafikteki arabalara işaret ediyor) kendi otomobilimizi dahi üretemiyoruz! (Aklıma ''Gümüş Motor'' geliyor) Bize ait olmayan kurumları çalıştırarak, kazandığımız üç kuruş ise, bunun ancak bir kuruşu bize kalıyor. Gerisi dış devletlere gidiyor. Bu bir kuruş ile ancak karnımız tok, sırtımız pek.. bir köle gibi yani... onun da karnı tok sırtı pek idi, onun da ancak bu kadar özgürlüğü vardı...''

'Allah'ım böyle şeyler hep beni mi bulur' diyorum - içimden sessiz bir gülücük ile... O esnada otobüse kalabalık bir yolcu akımı yaşanıyor. İlerlemem gerekiyor. Ama ilerlemek istemiyorum... kenara çekilerek yolculara yol veriyorum ve tekrar şöföre doğru yöneliyorum:

- ''Çok yerinde tahlillerde bulundunuz. Peki şöyle desem: Bu 'kölelik' sistemini ortadan kaldırmak isteyenlerin önüne set çekmek için yaşanmıştır - mesela- 28 Şubat?''

Tereddüt etmeden cevap veriyor:

- ''Sadece o değil. İlk hareketler Menderes'e aittir, asıldı. Sonra Erbakan koalisyonda sanayi hamlesinde bulundu... uzaklaştırıldı. Sonra Özal geldi, onu da ortadan kaldırdılar. Tekrar Erbakan geldi ve 'Ortak Havuz' ve 'Denk Bütçe'yi getirdi, darbe yaptılar.''
- ''Ve D8...''
- ''D8'de var evet, ama Denk Bütçe D8'den daha önemliydi...''
İnmem gereken durağa geldik. Şöför arka kapıları açmasına rağmen ön kapıyı açmadı. Sözlerini bitirmek için gayret sarf ediyordu:
-''...çünkü Denk Bütçe, İngiltere, Amerika gibi ülkelerin ülkemizdeki hakimiyetlerinin sonu anlamına geliyordu... Buna müsade etmediler''
 dedi ve ön kapıyı da açtı. İlk defa otobüsten inmem gerektiği için üzülmüşümdür.
- ''Teşekkür ederim şöför bey... Hayırlı akşamlar.''
- ''Hayırlı akşamlar efendim.''

İndim. Bütün ihtişamıyla Boğaz köprüsü karşımda... Bir süre bu manzaraya hareketsiz bir biçimde bakakaldım. Ne ile ne zaman karşılaşacağımı bilmediğim bir çok sırrı içinde barındırdığı için seviyorum İSTANBUL'u.
Ve bu anlamıyla İstanbul'un bir ''kültür şehri'' olduğuna bile katılabilirim ben!


Hayırlı geceler İSTANBUL. Daha güzel bir ''yarın''a uyanmak ümidiyle...




30 Eylül 2012 Pazar

İstanbul I

 


Boğaziçi köprüsünden geçerken martıların gökyüzünde sergiledikleri ibretlik tabloyu hayranlıkla seyredaldığımız o anda radyoda Ömer Karaoğlu'nun "kuşlar" ezgisi çalmasıdır İSTANBUL

29 Temmuz 2012 Pazar

Bir Ay




Gül kurusu yağmurumuza son bir ay kala

...

Vaktin hızlı temposuna ayak uyduran kalbimin ritmini dinlemek için
Bir köşeye çekiliyorum müsaadenle

Biraz heyecanlandım da...

25 Haziran 2012 Pazartesi

Une Revue

Diploma töreninin ardından artık üniversite hayatımın lisans dönemi geride kalıp yüksek lisansa doğru adımlarken...''revue'' misali yıllar geçti gözümün önünden...

Ailem hep eczacılık okumamı istemiştir, halamın izinden gidecektim. Benim ilgim ise herzaman ''beşerî ilimler'' diye tercüme edilen -ki ben tam anlamıyla karşılamadığını düşünüyorum- ''Geisteswissenschaften'' alanlarında odaklanıyordu. Sosyoloji, dilbilimi (linguistics) ve özellikle psikolojiden bahsederdim ama ''elle tutulur gözle görülür'' bölümler olmamaları (!) sebebiyle bu alanı aileme hiç sevdiremedim. Sonra ani bir kararla İstanbul'a gidip İlahiyat okumak istediğimi söyleyince hepten büyük bir şok yaşadılar. Ailemizde İlahiyat okuyan ilk kişi ben olacaktım, elbette ailem açısından bunun yanında getirdiği bilinmezlikleri ve belirsizlikleri aşmak çok kolay olmayacaktı.
Ve neticede İstanbul yolunu tuttuk. İlk defa tek yönlü bilet aldım Türkiye'ye ve kayıt işlerinin ardından valizlerimi kalacağım yurdun odasına bıraktıktan sonra bana son kez sıkıca sarılan babam da gidince ilk defa Türkiye topraklarında tek başıma kaldım... Yeri geldiğinde ''vatanım'' dediğimiz ülkenin ne kadar yabancısı olduğumu her sokağa çıkışımda iliklerime kadar hissedişim büyük bir tedirginlik yaratırdı, evet.. ancak bundan daha büyük bir endişem vardı: tutunamamak.
Berlin'in en iyi liselerinin birinden başarılı bir öğrenci olarak mezun olmamın orada bir anlamı olacaktı, ama İlahiyat'ta İmam- Hatipliler arasında daha farklı standartlar sözkonusu olmalıydı... Nitekim İmam- Hatip mezunu eniştem ''İmam Hatip mezunları şakır şakır Arapça konuşur'' demişti. Ancak o mezun olalı yirmi yıl olmuştu.. yirmi yılda nelerin ne kadar köklü bir şekilde değişebileceğini o vakit bilemiyordum... Zihnimde bir İlahiyat portresi vardı.. ''Beklediğimi bulamadım'' şeklinde başlayan klasik cümleler kurmayacağım. Ancak hakikaten, neresinden tutsanız elinizde kalacak gibi geldi bana herşey... Bu bende büyük bir hayal kırıklığı ve isteksizliğe sebep olabilirdi. Ancak değişenin sadece İlahiyat fakülteleri olmadığını, toplum olarak bir değişim sözkonusu olduğunu gözlemleyince, sıkıntının çok farklı yerlerde yattığını anladım. Farkında olmadan öz değerlerimizden çok uzaklaşmışız, bize ait olmayan şeylere canla başla sarılmışız. Ve artık bütün okumalarım bir istikamet gösteriyordu: Bir toplum inşaası. Bir yıldan sonra 'tutunamama' ve 'alışamama' endişelerim de tamamen yok olunca büyük bir sorumluluğun yükünü hissetmeye başladım omuzlarımda. Madem bu yolu seçmiştik, madem bu yola talip olmuştuk ve sıkıntıların farkındaydık, o halde sözü edilen 'toplum inşaasının', yani ihya olmanın, yeniden öz değerlerimize dönüşün bir parçası olmak gerekirdi. Bu heyecan üniversite yıllarımın temelini oluşturdu. Ve şimdi yüksek lisansa da aynı heyecanla devam edeceğim inşallah!

*   *   *

 Sesiniz O Kadar Gür Çıkmış ki,
Arzın Sakinlerinden Duymayan Kalmamıştır;
Haklıydınız,
Hayrın Ve Şerrin Takipçilerine
Bir Nida Sunmalıydınız.


*   *   * 

Mezuniyet törenimiz büyük bir kültür merkezinde gerçekleşti. Katılıp katılmama konusunda kararsızdım, ama sanırım bu mutluluğu arkadaşlarımla birlikte paylaşma arzusu ağır bastı. Kültür merkezinin en arkasında ayakta duruyorum ve programı izliyorum. Yanımda biricik hayat arkadaşım... Büyük bir mutluluk içindeydim. Bir ara ''yazık'' diyerek mırıldandı. Döndüm baktım. Ne kastettiğini anlayamadığımı bakışlarımdan anlayınca eğildi ve ''eğer din hizmetlerinde bulunacak olan İlahiyatcılar bunlarsa, bu toplum en az 10 yıl daha kaybetti demektir'' dedi bir çırpıda... Dondum. Sustum. Ne diyebilirdim ki? İlahiyatcı olmadığı gibi liseyi de İmam- Hatip'te okumamıştı, bu camianın yabancısıydı. O - kendi tabiriyle - ''hesap- kitap'' işleriyle uğraşırken, ülkenin dini tedrisatı emin ellerde olsun istiyordu. İlahiyata ilk geldiğim zamanlardaki hissiyatımın aynısıydı söyledikleri... Acaba ben de mi değişmiştim ki, onun baktığı gibi bakamamıştım? Üşür gibi oldum.Ve kültür merkezinin tamamını görmek mümkün olduğu o en arka taraftan salona göz gezdirince bir anda bir yönüyle olayın tam ortasındayken, diğer yönüyle herşeye çok uzak hissettim kendimi... Ne kadar haklıydı... Fikrî tahlilde herşey bambaşka görünmeye başladı. Okul hayatımız boyunca tesettürlü gördüğümüz bir çok arkadaşımız, bugün çok farklı bir şekilde çıkmışlardı karşımıza. Üstelik bu kızların bir çoğunun babası da din görevlisi. Kendi ailelerini geçtim, o kadar kimsenin ailesi ve hocaların huzurunda, din hizmetlerinde artık ''yetkili'' (!) olduğunu kanıtlayan diplomayı bu vaziyette mi alacaktılar...? İşgal altındaki zihin dünyalarımız pardesü ile iki metre topuklu ayakkabının, eşarpla kırmızı rujun kombine edilemeyeceğini anlayamaz hale gelmiş. Ya da İlahiyatcı kimliğin, bize bilginin ötesinde bir şeyler kazandırmak zorunda olduğu unutulmuş. Programın başında alt dönemlerden bir arkadaş beni görünce boynuma sarılmış ve ''hepiniz çok güzel olmuşsunuz, herkes rengarenk ne kadar güzel açılmış'' demişti. ''Güzel mi olmuş yani?'' diye beklemediği bir yanıt alınca, ''aman ne olacak, en mutlu gününüz, olur bu kadar'' demişti.... Bunu söyleyen de 2. sınıf İlahiyat öğrencisi. Belki derslerin birinde ''HAK, her yerde, her zaman, her şartta doğru olandır'' şeklinde bir cümle geçmeliydi... Çok kıymetli hocalarımdan birinin ''kış mevsiminde herkes tesettürlü, ben sizi yazın kavurucu sıcağı altında da böyle görmek istiyorum'' deyişi kulaklarımda yankılandı. Yine ''toplum inşaası'' damarım kabardı.

Belki de önemli ve ayırt edici olan bu gündü...!

 

7 Haziran 2012 Perşembe

Yeni Başlıyor



Hayatta neyin, ne zaman biteceği, kendi kararları dahilinde olduğuna inanan insanlar, bitirmek istemedikleri şeyler için, herkes 'bitti' dese bile, 'hayır, bilakis yeni başlıyor' diyebilenlerdir. Tek istisnası aldığımız nefestir...

''Herşey asıl şimdi başlıyor!''



6 Haziran 2012 Çarşamba

Mimoza

onun adı artık mimoza
artık daha sessiz, artık daha sakin



[...]
işte sevdiğim hayat bu benim
 
kavurucu sıcağın ensemi serinletebileceğine karar vermiş iken
sonuna kadar açtığım kapı ve pencerelerden yağmurun dökülmesi
böylesi bir geceye ne müthiş bir finaldir?

ve aydınlığa doğru yol alacağı saatlerde
tek beklemek zorunda olduğum şey
gözlerimi kapatıp gözlerindeki parıltıyı görmek olunca...
anlamını kelimelere dökemediğin heyecanını aydınlığa kavuşturma çabalarımın dakikalar alması...
dakikaların saatler oluşu

işte sevdiğim hayat bu benim

tek kelimeyle uykuya rest çekişim
ve saatlerin
sevdiceğim
adı sen oluşu


yağmur diner
ve dudaklarıma eskilerden bir şarkı düşer
''söyle yağmur söyle değmeden yüreğime....''

[...]

14 Mart 2012 Çarşamba

Neticesiz Mücadele

Fert bazında yapılan mücadelelerin şahsî sorumluluk ve safımızı belli etme adına Allah katında karşlıksız kalacağı elbette düşünülemez. Fakat mücadelenin amaca ulaşabilmesi için bir topluluk olarak hareket edilmesi, birliğin ve buna bağlı olarak gücün sağlanması gerekir. Aksi takdirde mücadelemizden asla istediğimiz neticeyi alamayız. Nitekim Allah-u Teala İMAN EDENLERE hitaben ''aralarından iyiliği emredecek ve kötülüğü/ çirkinliği yasaklayacak bir TOPLULUK'' çıkartmalarını ve tefrikaya düşmemelerini emrediyor. Bir ferdin banka kapısına dayanarak, faiz ile muameleyi yasaklaması ne kadar sonuç verirse, ferdî olarak Dünya'da yaşanan zulümlerin son bulmasını istemesi de ancak o kadar sonuç verir... Her iki durumda da İslam'ın sınırlarını kendisine sınır, yükümlülüklerini de kendisine vazife etmiş bir topluluk olarak hareket edilmesi şarttır. Günümüzde bu topluluk şüphesiz siyasî güçtür. Muhterem Erbakan hocamızın sunmuş olduğu Millî Görüş reçetesinin elzemiyetini günden güne daha iyi kavrıyoruz...

Yaşanan olayları takip etmek üzere Suriye'de bulunan ve bir kaç gündür kendilerinden haber alınamayan Türk basın mensuplarımızın en kısa zamanda kurtulmalarını diliyor ve derin üzüntümüzü bu vesileyle belirtmek istiyoruz.