Yoksun yaTaş, betondan dört duvar bu ev
Üşütüyor
Tez gel...
- ''İktisatçılara sorarsınız, 'İktisat'ı tanımlayamazlar... Eğitimcilere sorarsınız, 'Eğitim'i tanımlayamazlar.. Çünkü bu kurumlar bize ait kurumlar değil. İsmet İnönü'ye dayanır bu... onun zamanında kurumlarımız dışa bağımlı hale getirildi. Öyle bir haldeyizki, kendimize ait hiçbir şey üretemiyoruz. Kendi felsefemizi zaten yapamıyoruz, ama bakın (trafikteki arabalara işaret ediyor) kendi otomobilimizi dahi üretemiyoruz! (Aklıma ''Gümüş Motor'' geliyor) Bize ait olmayan kurumları çalıştırarak, kazandığımız üç kuruş ise, bunun ancak bir kuruşu bize kalıyor. Gerisi dış devletlere gidiyor. Bu bir kuruş ile ancak karnımız tok, sırtımız pek.. bir köle gibi yani... onun da karnı tok sırtı pek idi, onun da ancak bu kadar özgürlüğü vardı...''
Mezuniyet törenimiz büyük bir kültür merkezinde gerçekleşti. Katılıp katılmama konusunda kararsızdım, ama sanırım bu mutluluğu arkadaşlarımla birlikte paylaşma arzusu ağır bastı. Kültür merkezinin en arkasında ayakta duruyorum ve programı izliyorum. Yanımda biricik hayat arkadaşım... Büyük bir mutluluk içindeydim. Bir ara ''yazık'' diyerek mırıldandı. Döndüm baktım. Ne kastettiğini anlayamadığımı bakışlarımdan anlayınca eğildi ve ''eğer din hizmetlerinde bulunacak olan İlahiyatcılar bunlarsa, bu toplum en az 10 yıl daha kaybetti demektir'' dedi bir çırpıda... Dondum. Sustum. Ne diyebilirdim ki? İlahiyatcı olmadığı gibi liseyi de İmam- Hatip'te okumamıştı, bu camianın yabancısıydı. O - kendi tabiriyle - ''hesap- kitap'' işleriyle uğraşırken, ülkenin dini tedrisatı emin ellerde olsun istiyordu. İlahiyata ilk geldiğim zamanlardaki hissiyatımın aynısıydı söyledikleri... Acaba ben de mi değişmiştim ki, onun baktığı gibi bakamamıştım? Üşür gibi oldum.Ve kültür merkezinin tamamını görmek mümkün olduğu o en arka taraftan salona göz gezdirince bir anda bir yönüyle olayın tam ortasındayken, diğer yönüyle herşeye çok uzak hissettim kendimi... Ne kadar haklıydı... Fikrî tahlilde herşey bambaşka görünmeye başladı. Okul hayatımız boyunca tesettürlü gördüğümüz bir çok arkadaşımız, bugün çok farklı bir şekilde çıkmışlardı karşımıza. Üstelik bu kızların bir çoğunun babası da din görevlisi. Kendi ailelerini geçtim, o kadar kimsenin ailesi ve hocaların huzurunda, din hizmetlerinde artık ''yetkili'' (!) olduğunu kanıtlayan diplomayı bu vaziyette mi alacaktılar...? İşgal altındaki zihin dünyalarımız pardesü ile iki metre topuklu ayakkabının, eşarpla kırmızı rujun kombine edilemeyeceğini anlayamaz hale gelmiş. Ya da İlahiyatcı kimliğin, bize bilginin ötesinde bir şeyler kazandırmak zorunda olduğu unutulmuş. Programın başında alt dönemlerden bir arkadaş beni görünce boynuma sarılmış ve ''hepiniz çok güzel olmuşsunuz, herkes rengarenk ne kadar güzel açılmış'' demişti. ''Güzel mi olmuş yani?'' diye beklemediği bir yanıt alınca, ''aman ne olacak, en mutlu gününüz, olur bu kadar'' demişti.... Bunu söyleyen de 2. sınıf İlahiyat öğrencisi. Belki derslerin birinde ''HAK, her yerde, her zaman, her şartta doğru olandır'' şeklinde bir cümle geçmeliydi... Çok kıymetli hocalarımdan birinin ''kış mevsiminde herkes tesettürlü, ben sizi yazın kavurucu sıcağı altında da böyle görmek istiyorum'' deyişi kulaklarımda yankılandı. Yine ''toplum inşaası'' damarım kabardı.