24 Şubat 2012 Cuma

İlkbahar Mektubum



Bu, sana 'ilkbahar' mektubumdur...


Saklandığı yerden güneşin seni hafif hafif ısıtmaya başladığı,
Bir çay bahçesinde... çay ve gazete keyfini, ilgini tamamen kendisine hasretmeni isteyen bir varlık sebebiyle erteleyeceğin,
Sahil gezmelerinde yine en çok sevdiğin ezgileri ve marşları sanki milyonların içinde bulunmanın coşkusuyla semaya vuracağının habercisi olan günlerde yazdığımdır...

Genellikle yeni başlangıçlar ilkbahara atfedilir. Oysa unutulmamalıdırki ilkbaharda açacak çiçeklerin tohumları sonbaharda gelişir. Bu sebeple sonbahar, en güzel başlangıçların adıdır aynı zamanda.
Ben zaten en çok sonbaharı severdim... Ellerim sonbahar serinliğinde, gözlerim de hep sonbahar bakardı. Ve en rahat uykularımı sonbahar havasını içime çekerek uyumuşumdur.

Sen, sonbahar tormurcuğumun ilkbahar çiçeği...
Muhabbetini seyre dalarken sakince aka duran göl misali olan gönlümü, ani kahkalarının onu şelaleler cennetine çevirmesi kadar...
İlkbaharı da çok seviyorum artık...!


Dünyamı dünyana açan gözlerini hiç indirme, olur mu?

23 Şubat 2012 Perşembe



Hayallerim, bir şehrin ıslak omuzlarında…
Bir "gel" diyebilsen, avuçlarına yağacak ruhum.
Dualarından bir cümle üfle gözlerime,
"Amin" de, sür bakışlarımı suretine.

Kadim Dolunay

4 Ocak 2012 Çarşamba

IV


Yüreğimin ikamet ettiği yerdeyim şimdi.

3 Kasım 2011 Perşembe

Hatırladım


Gece akla aniden bir şükür sebebi düşmesiyle kalkıp hiç üşenmeden çocuksu bir sevinçle secdeye kapanmak. Rahman'a karşı biraz nazlanmak belki...
''Sen kıyamazsın ki kuluna...''
Çoğu zaman ufacık bir işarettir o. Ne kadar kolaymış huzuru yakalayabilmek. Onu kaybetmek de bir o kadar kolay. Herşey zihinde bitermiş, Rahman'ın kurduğu ''iletişimin'' nasıl yorumlandığına göre değişirmiş aslında.
''Unutmuşum, hatırladım, affet Allah'ım...''

28 Ekim 2011 Cuma

İç Acısı


Çocuk Olsam Yeniden...
Bir tek Düştüğüm İçin Acısa İçim...


Çocukluk zamanlarımdaki gibi dizim kanadığı için içim yansa, kanayan yarama annem melhem sürerken... ''Dur anne! Canım acıyor...'' desem ve annem ''canın biraz yanacak ki iyileşsin...'' diyerek beni teskin etse...
O kadar güvenirdimki annemin bu sözüne... sürdüğü melhem yaramı sızlatırdı ama bu sızının yaramı mutlaka iyileştireceğine inanırdım... ve acım ne kadar da büyük olsa dişimi sıkardım. Bir kaç gün sonra üzerinde oluşan kabuğu soymamak ise en büyük sabır imtihanımdı...

Şimdi içim öyle acıyorki... ''İÇİM acıyor'' derken, gerçekten ''içim ACIYOR''... bu sıcak yaraya soğuk melhem sürülmesine de benzemiyor... acıyor, sızlıyor ama iyileşmiyor... O günlerde annemin beni rahatlatmak için söylediği sözün bir 'evrensel doğru' olmasını şimdi ne kadar arzuladığımı ifade etmekten bile acizim.
...

Ve yeniden iman gücümün serinliğine davet ediyorum kendimi.


[Yokluğu dayanılmaz olan ve  çok genç yaşta kaybettiğimiz amcama ithafen... ]

16 Ekim 2011 Pazar

Realitede Gelenek Var

Realiteden uzaklaşmış kabullerin, varlık gerçekliğine ne kadar yabancı kaldığını daha iyi anlamak geliyor bugün içimden. Hep direnmişimdir gerçek değerlerimize uzak olan bu anlayışlara karşı. İşte bugün isyan bayrağımı çekiyorum.
Klasik kelam tartışmaları, fıkhi ihtilaflar ve mezhep çekişmeleri çok anlamsız kalıyor ve bir tek gerçek çıkıyor insanın karşısına: ÖLÜM.
Onun cevabını ''fihi kavlan'' izahlarının hiç biri veremiyor. ''Karı-koca'' imanına dönüyorsun ve en temelden başlıyorsun sorularına... ''Dualarımı duyuyor mudur?'', ''Cuma akşamları okuduğum Kur'an'dan bizzat haberdar ediliyor mudur? Onu rahatlatıyor mudur?'', ''Hüznümü bilir mi, özlemlerimi hisseder mi?'', ''Dua insanın ömrünü uzatır mıydıki?''... Demekki cana dokunduğu an ''modern'' din kalmıyor, her müslüman ''geleneksel'' oluyor.


<< Nasihat olarak ölüm yeter. >>

16 Ağustos 2011 Salı

Üç'ten Kaldı İki



Hayat bir sebepler zinciridir. Yaşananların mutlaka bir geçmişi vardır. Determinizmden söz etmiyorum. Kuru bir sebep-sonuç ilişkisinden ibaret görmüyorum hayatı. Ama bugün yaşadıklarımız, bir yönüyle ya geçmişte yaşananların yankısı yada gelecekte yaşanacak olanların temelini oluşturuyor. Farkında olmadan bugünden geleceğimizi inşa ediyoruz. Taşları üst üste dizeriz, doğru yapıp-yapmadığımızı o an anlayamayız, ama bir iki adım geri çekilip bina ettiklerimize uzak mesafeden baktığımızda eğrilikleri ve doğrulukları daha net görürürüz. ''Bu taşı da buraya niye koymuşlar, hiç olmadı'' deriz bazen. Halbuki uzaktan bakınca, bütünlük içerisinde ahengi sağladığını görürüz. Kader çizgimiz bu işte...

Bugün iftarda birbirlerine yabancı olan misafirlerimiz vardı. Fakat aralarından bir teyze ve genç bir ablamız bundan iki yıl önce bir uçak yolculuğunda beraber bulunmuşlar, yan yana oturmuş ve yolculuk boyunca muhabbet etmişler. Yemekte karşılaşınca hatırladılar; şaşkınlık içinde hemen o günün hatırası dizildi henüz içilmemiş sıcak çorba tabaklarının arasına: Uçakta sohbetleri koyulaşmış, teyzemiz kızı çok sevmiş ve sanırım biraz fazlaca soru sormuş. Hatta ayrılmak üzereyken telefon numarasını bile istemiş. Hal böyle olunca, hala bekar olan bu ablamız, teyzenin kendisine dünürlük yapacağından korkmuş, başına iş açmamak için nişanlanmak üzere olduğu yalancığını ortaya atmış... Velhasıl, iftar sofrasında teyzenin ''nişanlanacaktın, evlendin mi kızım?'' sorusu bu ablamızın başından aşağı kaynar su gibi döküldü ve büyük bir mahcubiyet içinde - tekrar tekrar özür dileyerek - niçin öyle söylediğini itiraf etmek zorunda kaldı.
Bu olaya çok güldük tabi. ''Teyze, seninle tekrar karşılaşacağımız, hatta aynı sofrada beraber yemek yiyeceğimiz hiç aklıma gelmezdi'' dedi... Bir Alman atasözü vardır: ''Kişiler hayatlarında iki kez karşılaşırlar!'' Bunu 7.sınıfta matematik öğretmenim çok tekrarlardı. Asık suratlı bir kadın olduğu için, söylediklerine pek kulak asmazdım... ama çok doğru bir sözmüş.

Rastlantısal hiç bir şey yoktur. Hayatta kimlerle karşılaşacağımızı seçemiyoruz. Bu karşılaşmaların hayatımıza az veya çok etkisi olur. Bunu da belirleyemiyoruz. Yönlendiririz, yönlendiriliriz. Hepsiyle şu veya bu şekilde yaşanmışlıklarımız olur. Bu yaşanmışlıklarımız tecrübelerimizi oluşturur ve daha sonraki karşılaşmalarda oluşacak yaşantılarımızı belirler.
Aynı insanla tekrar karşılaştığımızda veya öldüğümüzde, hayat çizgimizin o kimselerle paylaşılmış kareleri anımsanır ve konuşulur. Şu kısacık dünya hayatına kaç kare sığdırabildiysen... anımsanmaya değer kaç kare... Ömrün, konuşulduğundan da kısa olduğunu iyice idrak ettiğim şu günlerde, her ikinci karşılaşmayı karşılaşmaya değer kılmanın, ikincisi olmayacaksa ''ikinci bir fırsatım olsaydı, daha güzel ayrılsaydık'' pişmanlığını yaşamadan ayrılmış olmanın kaçınılmaz olduğunu görüyorum.
Büyüklerden birisi demişti ki ''Dünyaya 'üç günlük' diyoruz. Dünya üç günlüktür. Her insanın üç günü vardır ki, o günlerde herkes onun yüzünü görmek ister: Doğduğu gün, evlendiği gün ve öldüğü gün...'' İşte insanın dünyalık şöhreti... Ne kadar kısa ve boş bir hayat, amacına uygun yaşanmadıkca... Gidenlerin arkasından niye üzülüyoruz ki? Sen burada baki misin ki, o da seninle beraber baki kalsın..? Hayat çizgisinde biz de hayli yol katetmişiz. Bak, üç günlük ömründen en fazla iki günün kalmış...